Türkiye - Haberler

Loading...

MADDE GEREKÇELERİ



Madde 1- Bütün Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında yer alan bu hüküm aynen muhafaza edilmiştir.

Madde 2- 1982 Anayasasının 4 üncü maddesinde değiştirilemezliği belirtilen Cumhuriyetin nitelikleri arasında olmayıp soyut ve sübjektif yorumlara elverişli bulunan ve insan hakları üzerindeki vurguyu zayıflattığı ileri sürülen “toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde” ibaresine maddede yer verilmemiş; insan hakları vurgusunun güçlendirilmesi amacıyla, “saygılı” kelimesi yerine, 1961 Anayasasında olduğu gibi, “dayanan” kelimesi benimsenmiştir.
İnsan haklarının korunması, devletin varlık nedenidir. “Toplum sözleşmesi” olarak görülen anayasaların temel hedefi, siyasî iktidarı etkili bir şekilde sınırlandırarak, bireyin doğuştan ve sadece insan olduğu için sahip olduğu hak ve hürriyetlerini teminat altına almaktır. Devlet iktidarını kullanan organların siyasî meşruiyetleri de büyük ölçüde bu hakları koruma işlevlerinden kaynaklanmaktadır.
İnsan hakları eksenli bu modern meşruiyet anlayışının diğer bir ayağı da demokrasidir. Devlet iktidarının kimler tarafından kullanılacağının kurallarını belirleyen demokrasi, en geniş ve yalın anlamıyla halkın halk için ve halk tarafından yönetilmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımdaki en önemli unsur halkı nesne olmaktan çıkarıp siyasî özne konumuna yükselten “halk tarafından yönetim”dir. Ancak, halkın özne olması modern demokrasilerde temsilî yolla ve çoğunluk ilkesi üzerinden gerçekleşmektedir. Demokrasi, adil ve serbest seçimler sonucu halkın onayını kazanan siyasî kadroların temel politikaları belirlediği ve uyguladığı yönetim biçimidir. Esasen demokrasinin bu anlamı, Antik Yunan’dan bu yana çok değişmemiştir. Ünlü Yunan tarihçi Tukidides “Anayasamıza…demokrasi adı verilir; çünkü iktidar azınlığın değil, çoğunluğun elindedir” demişti. Tukidides’in bu sözü Avrupa Birliği Anayasa Taslağının Başlangıç kısmının epigrafı olarak da kullanılmıştı.
Bununla birlikte, modern demokrasi aynı zamanda anayasal demokrasidir. Başka bir deyişle, çoğunluğun yönetme hakkına saygı göstermekle birlikte, çoğunluğun iktidarı karşısında azınlıkta kalanların hak ve hürriyetlerini korumak ve bunun için etkili mekanizmalar oluşturmak da demokrasinin bir gereğidir.
Gelişmiş istikrarlı demokrasilerin başlıca ilke ve kurumları arasında; serbest ve düzenli seçimlerin yapılması, siyasî çoğulculuk ve çok partili siyasî hayatın varlığı, temel hak ve hürriyetlerin tanınıp korunması, seçilmiş çoğunluğun yönetme hakkına saygı gösterilmesi ve seçilmişlerin yönetme yetkisi bakımından atanmışlar karşısında üstünlüğünün kabul edilmesi gelmektedir. Demokrasinin bu temel ilke ve kurumlarının yanısıra, çağdaş demokrasilerde yerel demokrasi, katılım, sivil toplum, açık toplum ve açık yönetim gibi ilke ve kurallar da yaygın bir şekilde benimsenmiştir.
Diğer yandan, demokrasilerde halkın gerçekten siyasî özne olması, katılımcılığın sağlanmasını gerektirmektedir. Bireylerin ve grupların siyasî karar alma sürecine kendi kimlikleriyle katılmaları, katılımcı demokrasinin önşartıdır. Buradaki katılım, vatandaşların belli aralıklarla önlerine gelen seçim sandığında oy kullanmasının ötesinde bir faaliyeti ifade etmektedir. Bireylerin özellikle sivil toplum örgütleri aracılığıyla taleplerini siyasal sisteme yansıtmaları ve bunların siyasî çıktıya dönüşmesi için mücadele etmeleri katılımcı demokrasiyi güçlendirecektir. Bu anlamda, Devletin Anayasada ifadesini bulan “demokratik” sıfatı, ona ülkedeki toplumsal, siyasal ve kültürel farklılıkları tanıyarak bireylerin farklı kimliklerle siyasal sürece katılımının önündeki engelleri kaldırma yükümlülüğü yüklemektedir. Kısacası, demokratik devlet kamu politikalarının belirlenmesi ve uygulanması aşamalarında mümkün olan en geniş ölçüde toplumsal ve siyasal katılımın sağlanması için negatif ve pozitif yükümlüklerini yerine getiren devlet olarak anlaşılmalıdır.
Cumhuriyetin “Atatürk milliyetçiliği” ve “lâiklik” ilkeleri de, diğer ilkelerle birlikte değerlendirilmelidir. 1961 Anayasasının Başlangıç kısmında yer verdiği “Türk milliyetçiliği” yerine 1982 Anayasasında “Atatürk milliyetçiliği”nin tercih edilmesi, bilimsel ve akademik açıdan eleştirilebilirse de, siyasî açıdan daha doğru bir tercih sayılabilir. “Türk milliyetçiliği”nin etnik köken çağrışımı karşısında, “Atatürk milliyetçiliği”nin ırkçı, şovenist, ve yayılmacı olmayan çok daha “kuşatıcı” ve “pozitif” bir milliyetçilik anlayışını yansıttığı söylenebilir.
Cumhuriyet’in temel niteliklerinden biri olan lâiklik, Türkiye’de siyaseten ve hukuken en çok tartışılan kavramlardan biridir. Kavramsal olarak, lâikliğin biri devlete, diğeri birey ve topluma hitap eden iki boyutu vardır. Devlete hitap eden yönüyle lâiklik, din kurallarının yönetimde gerek kanun koyarken gerekse uygularken belirleyici olmaması anlamına gelmektedir. Bunun nedeni, lâik düzenlerde siyasî iktidarın kaynağında halk veya millet iradesi gibi tamamen dünyevi kavramların bulunmasıdır. Diğer yandan lâiklik, devletin de din kurallarını değiştirmeye ve yorumlamaya kalkışmasını engelleyen bir ilkedir. Lâik bir sistemde, devletin resmî dinî bulunmaz ve devlet bütün dinlerin mensuplarına eşit davranır.
Lâikliğin bireye yönelik cephesinde ise din ve vicdan hürriyeti vardır. Ancak, burada da muhatap devlettir. Devletin, tüm dinî inanışlar karşısında eşit mesafede durarak, herkesin inançlarına uygun şekilde yaşaması için gerekli ortamı sağlama yükümlülüğü bulunmaktadır. 1982 Anayasasının 2 nci maddesinin gerekçesinde lâikliğin bu anlamına dikkat çekilmiştir. Buna göre, “Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir.” Bu anlamda lâiklik, farklı dinî inançlara sahip olanlar kadar hiçbir dinî inanca sahip olmayanların da hak ve hürriyetlerini koruyan bir ilkedir.
1961 Anayasası ile anayasal sistemimize giren “sosyal devlet” ilkesi, devletin sosyal dayanışma ve adaleti sağlamaya yönelik alması gereken tedbirlerin tümünü ifade etmektedir. Toplumsal sınıflar arasındaki gelir dağılımı dengesizliğinin yarattığı sorunları en aza indirmek devletin görevidir. Bu anlamda devletin “sosyal” niteliği, ona herkesin insanca yaşama şartlarına sahip olması için malî imkânlar ölçüsünde bir takım pozitif yükümlülükler yüklemektedir.
Bu maddenin lafzından hareketle, Cumhuriyet’in en temel niteliğinin “hukuk devleti” olduğu, diğerlerinin aslında hukuk devletini niteleyen sıfatlar olduğunu söyleyebiliriz. Diğer tüm niteliklerin hayata geçebilmesi hukukun üstünlüğünün tesis edilmesine bağlıdır. “Adalet mülkün temelidir” sözünde de ifade edildiği gibi, adil bir hukuk düzenine dayanmayan devletin ne bireylerin hak ve hürriyetlerini koruması, ne demokrasinin gereklerini yerine getirmesi ne de sosyal bir devlet olarak hizmet görebilmesi mümkündür. Bu anlamda hukuk devleti, yönetenlerin de yönetilenler gibi önceden belirlenen, soyut, genel ve adil hukuk kurallarına bağlı olduğu, her türlü idarî eylem ve işlem karşısında kişilerin bağımsız ve tarafsız mahkemelere başvurabildiği kurallar ve kurumlar bütünüdür.
Hukuk devletinde kişilerin kendilerini güvenlik içinde hissetmelerinin başlıca şartları arasında, temel hak ve hürriyetlerin güvence altında olması, hukuk kurallarının belirli ve makûl bir istikrara sahip bulunması, kazanılmış hakların korunması, ceza sorumluluğuna ilişkin güvencelerin kabul edilmiş olması ve hak arama yollarının açık olması gelmektedir.
Hukuk devletinde, yasama ve yürütme işlemlerinin yargı denetimine tâbi tutulması ve yargının güçler ayrılığı ilkesi gereğince yerindelik denetimi değil, hukukîlik denetimi yapan bağımsız ve tarafsız bir organ olarak işlev görmesi de şarttır.

Madde 3- 1982 Anayasasında yer alan “Dili Türkçedir” cümlesinin yerine, aynı anlamı daha iyi ifade etmek üzere, 1961 Anayasasına benzer şekilde “Resmî dili Türkçedir” cümlesi kabul edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü düzenleyen birinci fıkra hükmü, Osmanlı Devletinin son dönemlerinden itibaren yaşanan siyasî gelişmelere doğal bir tepki olarak şekillenmiştir. 1876 Kanunu Esasîsinin ilk maddesi şu şekildeydi: “Devleti Osmaniye memalik ve kıtaatı hazırayı ve eyalatı mümtâzeyi muhtevi ve yekvücud olmakla hiç bir zamanda hiç bir sebeple tefrik kabul etmez.” Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü ifade eden bu hüküm, Cumhuriyet döneminde ulus-devletin inşasıyla birlikte milletin bütünlüğünü de içine alacak şekilde genişletilmiştir. Ancak, bölünmez bütünlük ilkesinin anayasal boyut kazanması 1961 Anayasasının “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmüne yer veren 3 üncü maddesiyle başlamıştır.
Benzer hükümler, bazı Avrupa ülkelerinin anayasalarında da bulunmaktadır. Örneğin Fransız Anayasasının 1 inci maddesine göre, “Fransa bölünmez, lâik, demokratik ve sosyal Cumhuriyet”tir. Aynı Anayasanın 5 inci maddesi, Fransa Başkanının görevlerinden birinin “toprak bütünlüğü”nü korumak olduğunu belirtmektedir. Aynı şekilde, İspanya Anayasasının 2 nci maddesi, İspanyolların ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün anayasanın temelini teşkil ettiğini vurgulamaktadır. “Anayasa, İspanyol Milletinin çözülmez birliği, bütün İspanyolların ortak ve bölünmez vatanı üzerine inşa edilmiştir; onu meydana getiren milliyetlerin ve bölgelerin özerklik hakkını ve aralarındaki dayanışmayı tanır ve güvence altına alır.” Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde “toprak bütünlüğü” ifade hürriyetini sınırlama sebepleri arasında sayılmıştır.
Bölünmez bütünlük ilkesinin, Anayasanın özellikle 2 nci ve 10 uncu maddelerinde korunan temel ilke ve değerlerle bütünlük içinde yorumlanması gerekmektedir. Bu anlamda, bölünmez bütünlük ilkesi, ülkenin tarihsel ve sosyolojik gerçekliğinden kaynaklanan farklılıkları dışlama ya da bastırmanın gerekçesi olarak kullanılmamalıdır. Bilhassa “milletin bütünlüğü” kavramı, farklı sosyo-kültürel ve siyasî özelliklere sahip kişi ve grupların birliği ve bir arada yaşama iradesi olarak anlaşılmalıdır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği anayasal düzeninin temel felsefesini belirleyen “çeşitlilikte birlik” anlayışı, bu maddenin yorumlanmasında yol gösterici olabilir. Şiddet ve baskıyı araçsallaştırarak ülkenin üniter yapısını bozmaya yönelmedikçe, her türlü siyasî görüş, program ve düşüncenin “çeşitlilikte birlik” çerçevesinde ifade edilebileceği açıktır. Bu durum, demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan siyasî çoğulculuğun doğal sonucudur.

Madde 4- 1982 Anayasasının “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı 5 inci maddesi, bu Anayasanın bireyi değil devleti esas alan otoriter ruhunu yansıtmaktadır. Oysa anayasal düzene hürriyetçi ve demokratik bir içerik kazandırmak için, devletin temel amacının bireyi ve onun haklarını korumak olduğu özellikle vurgulanmalıdır.
Çağdaş demokratik anayasaların ve milletlerarası insan hakları belgelerinin de yer verdiği “insan haysiyeti”, bireyin doğuştan insan olma sıfatıyla birtakım hak ve hürriyetlere sahip olmasının temelinde yatan bir değerdir. İnsanların bir araya gelerek oluşturdukları siyasal bir örgüt olan devletin aslî görevi, bu temel değeri ve ona yaslanan bireysel hak ve hürriyetleri korumaktır.
Diğer yandan, devletin varlık nedenlerinden biri de bireylerin tek başına sağlayamayacakları güvenlik ve huzuru sağlamaktır. Güvenlik, huzur ve refahın sağlanması, bireyin temel hak ve hürriyetlerinin güvenceye alınacağı bir ortamın oluşturulması için ön şarttır. Anayasanın birey odaklı siyasî felsefesini de yansıtan bu madde, devlete hem temel hak ve hürriyetleri ihlâl etmeme anlamında negatif, hem de bunların kullanılmasını zorlaştıran engelleri kaldırma ve insanî gelişimin şartlarını hazırlama anlamında pozitif yükümlülük yüklemektedir.

Madde 5- 1961 Anayasasıyla birlikte egemenliğin kullanımı konusunda radikal bir kopuş yaşanmıştır. “Çoğunlukçu demokrasi”den uzaklaşmak için, egemenliğin sadece yasama organı tarafından değil, diğer “yetkili organlar” tarafından da kullanılacağı vurgulanmıştı. 1982 Anayasası da bu düzenlemeyi aynen korumuştur. Bu madde de, çoğulcu demokrasi anlayışına ve güçler ayrılığı doktrinine daha uygun olduğu için egemenliğin kullanımına ilişkin bu formülü, “yetkili organlar”ı tasrih etmek suretiyle, aynen benimsemiştir. Bazı bürokratik kurumların kendilerini millet adına egemenlik kullanan “yetkili organ” olarak görmeleri ve buradan hareketle yasama ve yürütme erklerinin alanına giren konulara müdahale etmeleri bu tür bir sarahati zorunlu kılmıştır.
Diğer yandan, milletlerarası hukukun gelişimi ve bu gelişim süreci içinde milletlerarası örgütlerin kurulması, millî hukuk düzenleri ile bunların kaynağında yer alan millî egemenlik yetkisi üzerinde sınırlayıcı bir role sahip olmuştur. Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi milletlerarası örgütlere üye olan, bu örgütler çerçevesinde akdedilen andlaşmalara taraf olan Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu egemenlik yetkisi de 1950’lerden bu yana tedricen sınırlanmış bulunmaktadır. Bu sınırlama, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı kuralının benimsenmesiyle daha da belirginleşmiştir. Nihayet, 1982 Anayasasının milletlerarası andlaşmaların hukukî statüsünü düzenleyen 90 ıncı maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklik, milletlerarası hukukun Türkiye Cumhuriyetinin iç hukuku üzerindeki etkisini daha da güçlendirmiştir. Bu nedenle, egemenlik yetkisini düzenleyen bu maddeye 4 üncü fıkradaki hükmün eklenmesi, hâlihazırda milletlerarası hukuk ile sınırlanmış olan egemenlik yetkisinin hukukî çerçevesini somutlaştıracaktır.
Bundan başka, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır. Nitekim, Birlik üyesi olan ülkeler, anayasalarında değişiklik yapmak suretiyle egemenlik yetkilerini kısmen Birliğin yetkili organlarına devretmişlerdir.

Madde 6- Türk pozitif hukukunda, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin tanındığı 1971’den bu yana, sözü geçen yetkinin yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle çeliştiği çeşitli çevrelerde ileri sürülmektedir. Anayasa Mahkemesi de özellikle 1982 Anayasası döneminde verdiği bazı kararlarında, kanun hükmünde kararname uygulamasını yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesi yönünden değerlendirmek suretiyle bu uygulamaya 1982 Anayasasının 91 inci maddesiyle bağdaşmayan sınırlar getirmiştir. Oysa, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin tanınması, yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle çelişmemekte, bu temel ilkenin istisnası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Diğer taraftan, Türkiye’nin içinde bulunduğu demokratikleşme süreci, pek çok kanunî düzenlemenin, tekrar gözden geçirilmesini de gerektiren bir başka faktördür. Gene aynı çerçevede Avrupa Birliğine üyelik sürecinin gerektirdiği uyum kanunlarının süratle çıkarılması ihtiyacı da yoğun bir yasama faaliyetini gerektirmektedir. Bakanlar Kuruluna kıyasla çok daha yavaş bir çalışma temposuna sahip olan yasama organının, bu ihtiyaçları giderecek kanunları âdeta zamana karşı yarışarak kabul edebilmesi mümkün görünmemektedir. Bu nedenle, zaten 1982 Anayasasının 91 inci maddesi gereğince mevcut olan kanun hükmünde kararname uygulamasının, tereddüde yer bırakmayacak bir biçimde anayasal dayanağa kavuşturulması amaçlanmaktadır.
Bu sebeplerle, Anayasanın yasama yetkisini düzenleyen maddesine “kanun hükmünde kararnamelere ilişkin hükümler saklıdır” cümlesi eklenmiştir.

Madde 7- 1961 Anayasasında dönemin siyasal gelişmelerine tepki olarak yürütmenin görev olarak düzenlenmesi sebebiyle yürütme bütün faaliyetlerinde yasama organına tâbi hâle gelmiş ve karar alamayan hükümetler görülmüştür. Bu duruma son vermek amacıyla, 1982 Anayasası ile yürütme gerekli yetkilere sahip bir kuvvet olarak düzenlenmiştir. Bu sebeple, 1982 Anayasasında yer alan esaslar aynen korunmuştur. Böylece, parlâmenter hükümet sisteminin ve güçler ayrılığının gereklerine uygun olarak, yürütme organı yasama organı ile eşitlik ve denklik içinde işbirliği yapacaktır.

Madde 8- Yargılama bir yetki olduğu kadar, “Türk milleti adına” yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Mahkemeler, bu görevi yerine getirmekten imtina edemezler.Yargının yetki olduğu kadar, görev de olduğunun açıkça tasrih edilmesinin amacı, yargı organlarının uyuşmazlıkları çözerken Anayasa ve kanunların sınırları içinde hareket etmelerinin sağlanmasıdır. Diğer bir deyişle, bu değişikliğin amacı, hukuka uygunluk denetiminin yerindelik denetimine dönüşmesini önlemektir.
Ayrıca, yargının bağımsızlığı yanında, tarafsızlığının da Anayasa ile garanti edilmesinde zaruret bulunmaktadır. Yargı organları, çözmeye yetkili oldukları uyuşmazlıkları, bu uyuşmazlıkların taraflarının kim veya kimler olduğuna bakmak ve onların özelliklerini dikkate almak suretiyle değil, bizzat hukuk normlarının anlamını, hukuken geçerli yorum teknikleriyle tespit ederek çözmek, kararlarını buna göre inşa etmek durumundadırlar. Yargı bağımsızlığının bir anayasa kuralı haline getirilmesindeki asıl gaye, yargıya bu tarafsızlık hüviyetini kazandırmaktır. Esasen, yargı bağımsızlığının amacı, adaletin tarafsız ve objektif bir şekilde tecelli etmesini sağlamaktır.
Bu gerekçelerle, maddede yargının hem yetki hem de görev olduğu ve mahkemelerin de hem bağımsız hem de tarafsız olmaları gerektiği vurgulanmıştır.

Madde 9- Kanun önünde eşitlik ilkesini hayata geçirmede devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri vardır. Devlet organları ve idarî makamlar, birinci fıkrada sayılan nedenlerle bireyler arasında ayrımcılık yapamayacağı gibi, bu yöndeki ayrımcılık girişimlerini de önlemekle yükümlüdürler.
Üçüncü fıkrada sayılan toplumun korunmaya muhtaç kesimleri için devletin özel tedbirler alması olarak ifade edilen pozitif ayrımcılık, kanun önünde eşitliği sağlamaya yönelik politikaların bir gereği olarak görülmektedir. 1982 Anayasasının eşitlik ilkesini düzenleyen 10 uncu maddesi 2004 yılında değiştirilerek maddeye kadınlar açısından pozitif ayrımcılığa imkân tanıyan bir ifade eklenmiştir. Bu değişiklik, Türk pozitif hukuku açısından önemli olmakla birlikte, yeterli değildir. İnsan hakları alanındaki gelişmeler incelendiğinde eşitlik ilkesini güçlendirmek amacıyla sadece kadınlar lehine değil, aynı zamanda toplumun özel olarak korunması gereken başka kesimleri için de pozitif ayrımcılık kuralının benimsendiği görülecektir. Bu yüzden maddenin üçüncü fıkrasındaki hüküm, eşitlik ilkesinin pozitif ayrımcılık kuralıyla değişmekte olan içeriğine ve bu yöndeki çağdaş gelişmeye uyum sağlayacaktır. Öte yandan, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartının 23 üncü maddesine göre, “Eşitlik ilkesi, eksik temsil edilen cinsiyet lehine olan tedbirlerin muhafazasını veya kabul edilmesini engellemez.” Benzer hükümler, yaşlılar, çocuklar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren toplum kesimleri için de sözkonusudur. Bu sebeple, Anayasanın “Eşitlik” maddesinde yer alan bu hüküm, Avrupa Birliği hukukuyla uyumun sağlanması bakımından da önemlidir.
Dördüncü fıkrada eşitlik ilkesinin devlet organlarına ve idare makamlarına yüklediği sorumluluk ifade edilmiştir. Bu anlamda, devletin ülkede mevcut olan etnik, kültürel, dilsel ve dinsel çeşitliliğe saygı yükümlülüğü, hem temel hak ve hürriyetleri koruma hem de insan haysiyetine saygı yükümlülüğünün kaçınılmaz sonucudur. Devlet, toplumu oluşturan bireylerin tüm farklılıklarıyla barışçıl bir şekilde bir arada yaşamasını sağlamaya yönelik her türlü tedbiri almak durumundadır. Bunun da yolu, öncelikle Devletin bu tür farklılıkları bir zenginlik kaynağı olarak görmesinden geçmektedir.

Madde 10- Anayasanın en üstün hukuk normunu oluşturduğuna, dolayısıyla tüm kişi ve kurumları bağladığına dair bu ilke, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında da yer almıştır. Bu nedenle, hüküm aynen korunmuştur.
Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olması, bütün bu organ ve kişilerin yapacakları işlemlerde Anayasaya aykırı davranamayacakları ve Anayasa hükümlerinin hukuk sistemi içinde temel hukuk kuralları olarak uygulanacağı anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle, Anayasa hükümleri gerektiğinde kanunlar gibi uygulanabilecektir. Kanunların Anayasaya aykırı olamayacağı hükmü ise, anayasal demokrasilerin temel ilkelerinden olan “anayasanın üstünlüğünü” ifade etmektedir. Bu ilkeye göre de, kanunlar ve diğer düzenlemelerin Anayasaya uygun olması zorunludur.

Madde 11- Bu madde, 4 üncü maddeye paralel bir biçimde, insan haysiyetini temel hak ve hürriyetlerin kaynağı olarak vurgulamaktadır. Böylece insan haysiyetinin, insan haklarının temelini oluşturduğu yönündeki çağdaş anlayış Anayasaya yansıtılmıştır. Bunun dışında, temel hakların sahip olduğu, “dokunulmaz”, “devredilmez”, “vazgeçilmez” gibi evrensel nitelikler muhafaza edilmiştir.
Diğer yandan, 1982 Anayasasının 12 nci maddesindeki “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder” fıkrasına yer verilmemiştir. Böyle bir hüküm, 1982 Anayasasından önce hiçbir anayasamızda bulunmamaktadır. Haklar ve ödevler farklı kategorilerdir. Birincisinin kullanılması, her zaman ikincisinin yerine getirilmesine bağlanamaz. Bu nedenle, temel hakların kullanılmasını, kişinin ödev ve sorumluluklarını yerine getirmesi şartına bağlamış izlenimi veren böyle bir ifadenin hürriyetçi bir anayasada yer almaması gerekir.

Madde 12- 1982 Anayasasının 13 üncü maddesi, 2001 yılında yapılan değişiklikle, temel hak ve hürriyetler bakımından “genel sınırlama” maddesi olmaktan çıkmış ve büyük ölçüde “genel koruma maddesi”ne dönüşmüştür. Bu amaçla, Anayasadaki tüm haklar için geçerli olan genel sınırlama sebepleri çıkarılmış, “öze dokunma” yasağı ile “lâik Cumhuriyet gerekleri” kavramı da bu maddeye eklenmiştir. Böylece maddenin ilk cümlesi temel hak ve hürriyetleri sınırlamanın şartlarını, ikinci cümlesi ise sınırlamanın sınırlarını belirten bir sistematiğe kavuşmuştur. Bu sistematik aynen korunmuştur. Ancak, buradaki tek problem, Alman Anayasasından alınarak ilk kez 1961 Anayasasında yer verilen “öze dokunma” yasağının sınırlamanın şartı olarak sunulmuş olmasıdır. Gerçekte bu kavram, sınırlamanın sınırı olarak kullanılabilecek nihaî kriter niteliği taşımaktadır. Bu sebeple, öze dokunma yasağı, yeni düzenlemede, 1961 Anayasasında olduğu gibi birinci fıkranın sonunda müstakil bir cümle olarak yer almıştır.
Sınırlamanın sınırı olarak kullanılan “lâik Cumhuriyetin gerekleri” ifadesi, demokratik ülkelerin anayasalarında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve en önemlisi bizim anayasa geleneğimizde bulunmayan bir kavramdır. Lâiklik veya “lâik Cumhuriyetin korunması” normalde temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması nedenlerinden birisi olarak kullanılmaktadır. Sınırlama sebebi olarak kullanılan bir kavramın aynı zamanda sınırlamanın sınırı olarak kullanılması zordur. Ayrıca, bir sınırlamanın “Anayasanın sözüne ve ruhuna aykırı” olamaması demek, öncelikle “lâik Cumhuriyetin gerekleri”ne aykırı olamaması demektir. Anayasanın 2 nci maddesinde Cumhuriyetin değiştirilemez nitelikleri arasında yer alan lâiklik, Anayasanın hem sözünün hem de ruhunun parçasıdır. Buna ilâve olarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin benimsediği kriter olan “demokratik toplum düzeninin gerekleri”, hürriyetçi bir yaklaşımla yorumlandığında temel hak ve hürriyetler için yeterince güvence sağlayacaktır. Bu gerekçelerle, 1982 Anayasasına 2001 yılında giren bu kavrama yer verilmemiştir.
Ayrıca, yabancıların temel hak ve hürriyetlerinin milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabileceğine dair hüküm de müstakil bir madde yerine bu maddenin ikinci fıkrası olarak düzenlenmiştir.

Madde 13-
Alternatif 1
1982 Anayasasının 14 üncü maddesi, ihtiva ettiği soyut ve belirsiz kavramlarla kötüye kullanma yasağından ziyade, temel hak ve hürriyetlere ilâve sınırlamalar getiren bir madde olarak kullanılagelmiştir. Dolayısıyla, bu maddede kötüye kullanma yasağı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin 30 uncu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17 nci maddelerine uygun olarak formüle edilmiştir.

Alternatif 2
1982 Anayasasının 14 üncü maddesinde 2001 yılında yapılan değişikliklerle kötüye kullanma yasağı, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin 30 uncu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17 nci maddelerindeki düzenlemelere yaklaşmıştı.
Bu madde önemli ölçüde korunmakla birlikte, kötüye kullanma yasağının ifade hürriyetini keyfî şekilde sınırlandırmada kullanılmasını önlemek amacıyla, birinci fıkradaki “… bozmayı ve ... kaldırmayı amaçlayan faaliyetler” ifadesi, “… bozmaya ve … kaldırmaya yönelik eylemler” olarak değiştirilmiştir.
Diğer yandan, kötüye kullanma yasağına aykırı davrananlara yönelik müeyyideler zaten kanunla düzenleneceği için, bunun ayrıca ifadesi gereksiz tekrar olarak görülmüştür.

Madde 14- Millet hayatı ve ülke için ağır tehlike ve tehditlerin ortaya çıktığı savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulabileceğini hükme bağlayan 1982 Anayasasının 15 inci maddesi hükmü, bazı değişikliklerle tekrarlanmaktadır.
Yapılan düzenlemede “kısmen veya tamamen” ibaresine, ölçülülük ilkesi içinde mündemiç olduğundan dolayı yer verilmemekte, bunun yerine “sınırlandırılabilir veya durdurulabilir” ibaresi kullanılmakta; sınırlama veya durdurmanın milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlâl edilmemesi ve durumun gerektirdiği ölçüde olması yönündeki ilkeler ise korunmaktadır. Böylece, birinci fıkrada öngörülen ağır tedbirlerin, temel hak ve hürriyetler için sınırsız ve dayanaksız bir tehdit oluşturmalarının önlenmesi amaçlanmaktadır.
İkinci fıkrada ise, önemleri sebebiyle hiçbir halde, hiçbir sebeple ve surette sınırlanamayacak ve durdurulamayacak olan temel hak ve hürriyetler sayılmaktadır.

Madde 15- Bütün hak ve hürriyetlerin varlık şartı olan yaşama hakkı, müstakil bir maddede düzenlenmiştir. 1982 Anayasasının 17 nci maddesi, sistematik olmaktan uzak bir şekilde, hem yaşama hakkını, hem işkence yasağını, hem de vücut bütünlüğünün dokunulmazlığını düzenlemekteydi. Bu nedenle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi esas alınarak madde yeniden düzenlenmiş ve Sözleşmede yaşama hakkının sınırları arasında sayılmayan “sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması” durumu istisnalar arasından çıkarılmıştır. Buna göre, sıkıyönetim veya olağanüstü halde bile olsa yaşama hakkına bu maddenin ikinci fıkrasında tadadî olarak belirtilen durumların ve şartların dışında müdahale edilemeyecektir.

Madde 16- Bu madde, 1876 Kanunu Esasîsinden beri anayasalarımızın hepsinin yer verdiği işkence ve eziyet yasağını düzenlemektedir. Kanunu Esasînin 26 ncı maddesinde yer alan “İşkence ve sair her nevi eziyet katiyen ve külliyen memnudur” hükmüyle işkence ve kötü muamelenin mutlak bir yasak olduğu ifade edilmişti. Bu hüküm değişik ifadelerle de olsa 1961 ve 1982 Anayasalarında korunmuştur. 1982 Anayasasının 17 nci maddesinde düzenlenen işkence ve eziyet yasağı ile kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağına ilişkin hükümler, burada müstakil bir maddede toplanmıştır. Ayrıca, “eziyet”ten daha geniş kapsamlı olan “kötü muamele” kavramı tercih edilmiştir.
İşkence ve kötü muamele yasağı, savaş ve seferberlik dahil olağanüstü şartlarda bile sınırlandırılamayacak mutlak bir yasaktır. Hiçbir şart altında, hiç kimseye, hiçbir şekilde işkence ya da kötü muamele yapılamaz.

Madde 17- 1982 Anayasasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 4 üncü maddesine paralel olarak düzenlediği 18 inci maddesi aynen korunmuştur. Madde, “zorla çalıştırma” ve “angarya” yasağı” ile zorla çalıştırma sayılamayacak olan istisnaları düzenlemektedir. Serbest iradeyi gerektiren çalışmanın kişiye zorla kabul ettirilmesi hem kişi hürriyetleriyle bağdaşmaz, hem de kötü muamele oluşturur. Kişinin emeğinin karşılığını almadan zorla çalıştırılması anlamına gelen angarya da aynı sebeple yasaklanmaktadır.
Buna karşılık, maddenin ikinci fıkrasında zorla çalıştırma sayılmayacak haller sınırlayıcı bir şekilde sıralanmaktadır.

Madde 18- 1982 Anayasasının 19 uncu maddesinde 2001 yılında bir dizi değişiklik yapılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ışığında yapılan bu değişikliklerle, hürriyetinden mahrum bırakılan kişilerin haklarında önemli iyileştirmeler yapılmıştır. Bu nedenle, 19 uncu madde hükümleri önemli ölçüde korunmuştur. Ancak, madde, daha kolay anlaşılabilmesi amacıyla, yeniden sistematize edilmiştir.
Ayrıca, hâkim kararı olmadan yapılabilecek yakalamalara önleme amaçlı yakalamalar da ilâve edilmiştir. Buna göre, maddenin birinci fıkrasının (c), (ç) ve (d) bendlerinde belirtilen kişilerin topluma zarar vermelerini veya bizatihi zarar görmelerini engellemek amacıyla, hâkim kararı olmadan hürriyetlerinden mahrum bırakılmalarının mümkün olduğu belirtilmiştir.

Madde 19- 1982 Anayasasının 20 nci maddesinde 2001 yılında gerçekleştirilen değişikliklerle “özel hayatın ve aile hayatının gizliliği” konusunda önemli iyileştirmeler yapılmıştır. Bu nedenle madde hemen hemen aynen korunmuştur. Maddenin birinci fıkrasındaki “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir” şeklindeki cümle, zaten ikinci cümlede mündemiç olduğu için çıkarılmıştır. Nitekim, 1961 Anayasasının 15 inci maddesinin ilk fıkrasında bu yasak “Özel hayatın gizliliğine dokunulamaz” şeklinde ifade edilmişti.
İkinci fıkrada bu hakka yönelik sınırlama sebepleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin aynı hakkı koruyan 8 inci maddesinin ikinci fıkrasındakilere paraleldir. Bu nedenle sınırlama sebepleri değiştirilmeksizin yeniden ifade edilmiştir.
Bu ve devam eden maddelerde korunan hakları sınırlandırmada kullanılan “millî güvenlik”, “kamu düzeni” ve “genel ahlâk” gibi kavramların dar yorumlanması gerekmektedir. Aksi takdirde, temel hak ve hürriyetlerin keyfî bir şekilde sınırlandırılmasının önü açılabilir. Kanun koyucunun, bu konuda sınırlama getirirken bu maddelerdeki sınırlama sebeplerini tek başına değerlendirmeyip, konuyu sınırlandırmanın şartlarını ve sınırlarını belirten 12 nci maddeyle birlikte ele alması gerekmektedir.

Madde 20- Uluslararası insan hakları metinlerinde yer almakla birlikte önceki anayasalarımızda olmayan kişisel bilgi ve verilerin korunması hükmü, Devlet organları ve özel kuruluşlar elindeki kişisel bilgilerin daha etkin korunmasını sağlamak amacıyla Anayasaya konulmaktadır.

Madde 21- 1982 Anayasasının 2001 Anayasa değişikliğiyle iyileştirilen 21 inci maddesi, sınırlama sebepleri yeniden ifade edilerek aynen korunmuştur.
1982 Anayasasının 21 inci maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, konut dokunulmazlığı da özel hayatın korunmasına ilişkin bir unsurdur ve konut her türlü ihlâlden masun tutulmadıkça kişinin özel hayatı korunmuş olmayacaktır.

Madde 22- 1982 Anayasasının 22 nci maddesinde 2001 yılında gerçekleştirilen değişikliklerle haberleşme hürriyetinin daha iyi korunmasına yönelik iyileştirmeler yapılmıştır. Bu nedenle, sözkonusu madde sınırlama sebepleri yeniden ifade edilmek suretiyle aynen korunmuştur.
Burada yapılan en önemli değişiklik, 1982 Anayasasının 22 nci maddesinin son fıkrasındaki “İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir” hükmüne yer verilmemesidir. Haberleşme hürriyetine yönelik sınırlama sebepleri, zaten maddenin ikinci fıkrasında sayılmıştır ve bunların muhatabı kamu kurum ve kuruluşlarıdır. Bu sebeplerin dışında “istisnalar” yaratmak, haberleşme hürriyetinin korunmasını zorlaştıracaktır.

Madde 23- 1982 Anayasasında 2001 yılında yapılan değişiklikler sonucunda genel sınırlama sebepleri kaldırıldığı için seyahat hürriyetinin “sağlık” nedeniyle sınırlandırılamayacağı gibi bir izlenim ortaya çıkmıştır. Gerçekten de 1961 Anayasasının 18 inci maddesi “salgın hastalıkları önleme” amacını, yerleşme ve seyahat hürriyetini sınırlama sebepleri arasında saymıştı. Bu eksikliği gidermek amacıyla seyahat hürriyetini sınırlama sebebi olarak “genel sağlığı korumak” amacı ilâve edilmek suretiyle madde yeniden düzenlenmiştir.

Madde 24- Din hürriyeti, inanç ve ibadet hürriyetinden oluşur. İnanç hürriyetinin muhtevasında ise, birincisi, herkesin dilediği inanç ve kanaate sahip olabilmesi şeklinde olumlu, ikincisi de, dilerse hiçbir inanca sahip olmama şeklinde olumsuz, birbirinden farklı ve birbirini tamamlayan iki yön bulunmaktadır. İnanç hürriyeti sadece bireylere herhangi bir dine inanma hürriyetini tanımakla kalmaz, onlara inançlarının içeriğini ve niteliğini tamamen kendi kanaatlerine göre belirleme ve dilediği takdirde bunları değiştirebilme hakkını da verir. Devletin din kurallarının anlam ve içeriklerinin belirlenmesi ve yorumlanması konusunda hiçbir müdahalesi söz konusu olamaz. İbadet hürriyetine gelince, bu da kişinin inandığı dinin gerektirdiği bütün ibadetleri, âyin ve törenleri serbestçe yapabilmesi ve başkaları üzerinde cebir ve şiddet kullanmamak, genel ahlâka ve kamu düzenine aykırılık oluşturmamak şartıyla inancına göre yaşayabilmesini ifade eder.
Bu düşünceler temelinde, din hürriyeti ile ilgili olarak 1982 Anayasasının 24 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir” hükmüne, gereksiz bir tekrar olduğu için yer verilmemiştir. 14 üncü maddede düzenlenen kötüye kullanma yasağı, tüm hakları kapsayan genel bir hüküm olduğu için, temel hak ve hürriyetleri düzenleyen maddelerde ayrıca belirtilmesine gerek yoktur. Kaldı ki, bu maddenin son fıkrası din hürriyeti için özel bir kötüye kullanma yasağı da içermektedir.
Bu maddenin ikinci fıkrası din hürriyetinin mutlak, üçüncü fıkrası ise sınırlı boyutunu ifade etmektedir. “İbadet, dinî âyin ve törenler”, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde bu hak için öngörülen sınırlamalara tâbi kılınmıştır.
Maddede yer verilen en önemli hükümlerden biri, Devlete çocukların eğitimi alanında ebeveynin dinî ve felsefî inançlarını dikkate alma yükümlülüğü getiren düzenlemedir. Bu hüküm, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek 1 Nolu Protokolün 2 nci maddesine paralel olarak düzenlenmiştir.

Alternatif 1
Dördüncü fıkrada din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasından çıkarılarak, 1961 Anayasasında olduğu gibi din eğitimi ve öğretimi isteğe bırakılmıştır. Ancak, 1961 Anayasasından farklı olarak, devlete kişilerin ya da küçüklerin kanunî temsilcilerinin din eğitimi ve öğretimi konusundaki taleplerinin gereğini yerine getirme yükümlülüğü yüklenmiştir. Bu düzenleme, bir yandan 1982 Anayasasının 24 üncü maddesinde yer alan zorunluluğu ortadan kaldırması, diğer yandan da sadece bu eğitimden yararlanmak isteyenlerin talepte bulunmalarını gerektirmesi sebebiyle hem lâik düşünceyle, hem de hürriyetçi bir zihniyetle bağdaşmaktadır.

Alternatif 2
Dördüncü fıkrada, din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretiminin, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında bulunmasına yönelik düzenleme korunmakla birlikte, isteyenlerin bu derslerden muaf tutulacakları belirtilmiştir. Bu şekliyle, fıkra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle de uyumlu hâle getirilmiştir. Zira Strasbourg organları, muaf tutulma yollarının açık olması ve derslerde “Devletin, ebeveynin dinî ve felsefî inançlarına saygı gösterilmediği değerlendirmesine fırsat verecek şekilde bir aşılama (endoktrinasyon) amacı gütmemesi” durumunda zorunlu din dersleri uygulamasını Sözleşmeye aykırı bulmamaktadırlar.

(5) numaralı fıkranın her üç alternatifi için geçerli olmak üzere
Maddenin son fıkrasındaki istismar yasağı yeniden düzenlenerek, bu hürriyetin demokratik ve lâik anayasal düzeni dinî esaslara dayandırmaya yönelik eylemler şeklinde kullanılması yasaklanmıştır. Böylece, neyin “siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama” sayılayacağı gibi son derece belirsiz ve kişiye göre değişen ve uygulamada keyfîliğe yol açabilecek bir sınırlama sebebi kaldırılmıştır.

Madde 25- Bu madde hiç kimsenin düşünce, vicdan ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını, bunlardan dolayı hiçbir surette kınanamayacağını ve suçlanamayacağını belirtmektedir. Bu hürriyet, ifade hürriyetinden farklı olarak, kişilere olağanüstü durumlarda dahi sınırlanamayan mutlak bir koruma getirmektedir.

Madde 26- 1982 Anayasasının “Bilim ve sanat hürriyeti” başlıklı 27 nci maddesi, önemli ölçüde ifade hürriyetinin bir parçasını düzenlediği için bu maddeye dahil edilmiştir. Madde başlığı da düşünceyi açıklama, yayma, bilimsel ve sanatsal faaliyette bulunma, bu alanlarda araştırma yapma hürriyetlerinin tamamını kapsayan bir kavram olan “ifade hürriyeti” şeklinde belirlenmiştir. Böylece, madde biçimsel olarak da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesiyle paralel hâle getirilmiştir.
Üçüncü fıkrada sayılan sınırlama sebepleri bireyleri koruyucu yönde genişletilmiştir. Bu bağlamda, daha önceki anayasalarımızda yer alan sınırlama sebeplerinden ayrı olarak, “savaş kışkırtıcılığının engellenmesi” ile “ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun önlenmesi” de ifade hürriyetini sınırlama amaçları arasında sayılmıştır.
1982 Anayasasının 26 ncı maddesinin son iki fıkrasına bu düzenlemede yer verilmemiştir. “Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler”in ifade hürriyetinin sınırı sayılmayacağına dair hüküm iki nedenle gereksizdir. Birincisi, bu hüküm zaten kısmen maddenin birinci fıkrasının son cümlesinde mevcuttur. İkincisi, bu tür düzenleyici işlemler ifade hürriyetinin sınırlanmasına ilişkindir ve maddenin üçüncü fıkrası hükümleri tarafından zaten düzenlenmektedir. Bu hükümlere ve Anayasanın 12 nci maddesinde belirtilen kriterlere uygun olarak yapılan sınırlamalar ifade hürriyetinin ihlâli olarak kabul edilmemektedir.
Aynı gerekçelerle, “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir” şeklindeki son fıkra da gereksizdir. Ayrıca, bu fıkra ifade hürriyetine yeni sınırlamalar konabileceği izlenimi verdiği için sakıncalı görülmüştür.

Madde 27- 1982 Anayasasının basın ve yayınla ilgili toplam beş maddesinde yer alan esaslar, bu konudaki dağınıklığı ve muhtemel karışıklığı gidermek amacıyla tek bir maddede toplanmıştır. Ayrıca, insan hakları sözleşmelerinde de, demokratik ülkelerin anayasalarında da basınla ilgili hükümler bizdeki gibi uzun değildir.
Basın hürriyetinin, esasen ifade hürriyetinin özel bir şekli olması sebebiyle, 26 ncı maddedeki sınırlama sebeplerinin bu hürriyet için de kullanılması yeterlidir. Bundan dolayı, 1982 Anayasasının 28 inci maddesinin beşinci fıkrasında sayılan sınırlama sebeplerine burada yer verilmemiştir. Ayrıca, aynı fıkrada bulunan tedbir yoluyla dağıtımın önlenmesi de basının sansür edilemeyeceğine dair hükümle bağdaşmayacağı için maddeden çıkarılmıştır. Diğer yandan, yayınların durdurulması, toplatılması ve kapatılmasına ilişkin genel prensip belirtildikten sonra, bu konudaki düzenlemeler kanuna bırakılmıştır.
Masumiyet karinesini ihlâl eden yayın yapılamayacağını hükme bağlayan düzenleme ise, özellikle soruşturma ve kovuşturma aşamalarında kişilerin kimliklerinin açıklanarak haksız yere mağdur edilmelerini önlemeye yöneliktir.
1982 Anayasasının 133 üncü maddesiyle düzenlenen radyo ve televizyon istasyonlarının kurulmasına dair hüküm ile Devletçe kamu tüzelkişiliği olarak kurulan radyo ve televizyon kurumunun özerkliğini ve yayınlarının tarafsızlığını öngören hüküm de bu maddede düzenlenmiştir.

Madde 28- Önceki anayasalarımızda ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinde teminat altına alınan mülkiyet hakkı muhafaza edilmiştir.
1982 Anayasasının 35 inci maddesindeki düzenleme esas olarak korunmakla birlikte, maddenin başlığında da muhtevasına paralel olarak miras hakkına yer verilmekte ve mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağı yönündeki ilke Anayasadan çıkarılmaktadır.
İkinci fıkrada, “kamu yararı” mülkiyet ve miras haklarının sınırlama kriteri olarak kabul edilmektedir.

Madde 29- Madde, herkesin dilediği alanda çalışma, teşebbüs ve sözleşme hürriyetlerini düzenlemektedir. Bu ekonomik hürriyetlerin korunması, ikinci fıkrada belirtilen sebepler dışında devletin müdahalesizliğini gerektirmektedir. Bu sebeple, 1982 Anayasasında “Sosyal ve Ekonomik Haklar” bölümünde yer alan bu hürriyetler, “Kişinin Hakları ve Hürriyetleri” bölümünde düzenlenmiştir.
Öncelikle madde başlığında da maddenin muhtevasına uygun olarak teşebbüs hürriyetine yer verilmiştir. Birinci fıkrada 1982 Anayasasında öngörülen düzenleme sadeleştirilerek korunmuştur.
Genel sınırlama sistemi benimsenmediğinden, maddeye bu hürriyetlerin sınırlama sebepleri eklenmiştir. Buna karşılık, Devletin, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri almasını öngören hükme, hem sınırlama sebeplerini düzenleyen ikinci fıkranın yeterli olması, hem de 126 ıncı maddede öngörülen ilkeler sebebiyle bu maddede yer verilmemiştir.

Madde 30- 1982 Anayasasının 33 üncü maddesi, 1995 ve 2001 yıllarında dernek hürriyetini genişletici yönde önemli değişikliklere uğramıştır. Bu nedenle, madde sınırlama sebepleri yeniden ifade edilmek suretiyle aynen korunmuştur. Ancak, “Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir” şeklindeki cümle gereksiz olduğu için çıkarılmıştır.

Madde 31- 1982 Anayasasının 34 üncü maddesi 2001 değişiklikleriyle toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını daha iyi koruyan bir hüküm haline gelmiştir. Burada gösteri ve yürüyüş ayrı ayrı zikredilmek suretiyle korunan hakkın kullanım alanı genişletilmiştir. Ayrıca, ikinci fıkradaki sınırlama sebepleri de diğer maddelerle uyum sağlamak amacıyla yeniden formüle edilmiştir. Bu maddede de, dernek kurma hürriyetinde olduğu gibi, bu hakkın kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usullerin kanunda göserileceğine dair hükme, gereksiz olduğu gerekçesiyle yer verilmemiştir.

Madde 32- 1982 Anayasasında “Hak arama hürriyeti”, “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” ve “Kanunî hâkim güvencesi” şeklinde ayrı maddelerde yer alan hükümler birbiriyle ilgili olması nedeniyle tek madde halinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil yargılanma hakkı”na ilişkin 6 ncı maddesi de dikkate alınarak yeniden düzenlenmiştir.
Maddede kanunî hâkim ilkesi yerine, 1961 Anayasasının 32 nci maddesinin ilk şekline uygun olarak, birey bakımından daha etkili bir güvence sağlayan tabiî hâkim ilkesi benimsenmiştir.
Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil yargılanma hakkı”na ilişkin hükümlerinin ülkemizde de hayata geçirilmesini sağlayacak ayrıntılı ilkelere yer verilmiştir.
1982 Anayasasında “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” başlığı altında yer verilen kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kullanılamayacağına dair hüküm, adil yargılamanın bir parçası olduğu için bu maddenin yedinci fıkrasına taşınmıştır. Ayrıca, hukuka aykırı olarak elde edilen bulguların ceza davalarında olduğu gibi hukuk davalarında da kullanılamayacağının açıklığa kavuşturulması amaçlanmıştır. “Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir” prensibinden hareketle, hukuka aykırı yollardan elde edilmiş bulguların hukuk davalarında da delil olarak kullanılamaması hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.

Madde 33- İnsan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayanan demokratik anayasalarda bireylerin cezaî sorumluluğuna ilişkin açık güvenceler bulunmaktadır. Maddede bu güvenceler yer almaktadır. Suç ve cezalarla ilgili düzenlemelerin ve uygulamanın bu ilkelere uygun olması şarttır. Bu sebeple, 1982 Anayasasının 38 inci maddesinde yer alan hükümler bazı düzeltmelerle korunmuştur.
1982 Anayasasının 38 inci maddesinin üçüncü fıkrasındaki “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri”nin ancak kanunla konulabileceğini öngören hükme, suçlar da eklenerek “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin gerektirdiği açıklık sağlanmıştır.

Madde 34- 1961 ve 1982 Anayasalarında korunan ispat hakkı, ifade hürriyetinin gelişmesine katkıda bulunabileceği düşüncesiyle, aynen muhafaza edilmiştir.

Madde 35-
Alternatif 1 ve 3
1982 Anayayasasının 66 ncı maddesinde yer verilen “vatandaşlık” tanımı, bazı kesimleri dışarıda bıraktığı ve yeterince kapsayıcı olmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. (Alternatif 1’in kabulü halinde cümlenin devamı: Bu nedenle, aynı zamanda belli bir ırkın adı olarak kullanılan “Türk” kelimesi yerine, totolojik olma pahasına “Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır” şeklinde bir formül benimsenmiştir.) (Alternatif 3’ün kabulü halinde cümlenin devamı: Bu nedenle, maddede temel bir hak olan vatandaşlığı kanunun öngördüğü esaslara uygun olarak kazananların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu belirtilmiştir. Bu formül, vatandaşlığın ırk temelli ve dışlayıcı şekilde tanımlandığı yönündeki itirazları da giderecektir.)

Alternatif 2
Cumhuriyet dönemi anayasalarının vatandaşlık konusundaki düzenlemeleri, büyük ölçüde 1876 tarihli Kanunu Esasînin 8 inci maddesinden esinlenmiştir. Bu maddeye göre “Devleti Osmaniye tâbiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise bilâ istisna Osmanlı tabir olunur …” 1924 Teşkilatı Esasîye Kanununun 88 inci maddesi, bu formüldeki “Devleti Osmaniye” tabirini “Türkiye”, “Osmanlı” kelimesini de “Türk” kelimesiyle değiştirerek neredeyse aynen muhafaza etmiştir. Buna göre, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” 1961 ve 1982 Anayasalarının formülü ise biribirinin aynıdır ve şu şekildedir: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Bu formülün ırk temelli ve dışlayıcı olduğu yönündeki eleştiriler bilinmektedir. Bu eleştirileri karşılamak ve anayasal vatandaşlık temelinde farklı etnik, dilsel ve dinsel özelliklere sahip kişilerin kendilerini devletin eşit vatandaşları olarak görmesini sağlamak amacıyla 1924 Anayasasındaki vatandaşlık tanımına dönmenin isabetli olacağı düşünülmüştür.

Madde 36- Madde, 1982 Anayasasının 67 nci maddesinde düzenlenen hakları korumaktadır. 1995 ve 2001 yıllarında seçme ve seçilme haklarının alanını genişletici nitelikte değişikliklere uğrayan 67 nci madde, bazı çıkarmalarla birlikte önemli ölçüde korunmuştur.

Madde 37- 1982 Anayasasına hâkim olan depolitizasyon hedefinin bir gereği olarak siyasî parti faaliyetleri ciddî şekilde kısıtlanmıştır. 1980 öncesinde faaliyet gösteren siyasî parti liderlerinin siyaseten yasaklı hale getirilmesinden, siyasî partilerin kadın kolları ve gençlik kolları gibi yapılanmalarının yasaklanmasına kadar bir dizi kısıtlama getirilmiştir. Ancak 1987 yılından itibaren yapılan anayasal değişikliklerle siyasetin ve siyasî partilerin alanının gitgide genişlediği bir normalleşme süreci yaşanmıştır.
Maddede, 1982 Anayasasının 68 inci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan siyasî partilerin Anayasa ve kanunlar çerçevesinde faaliyette bulunacaklarına dair hükme yer verilmemiştir. Bu gereksizdir, çünkü Anayasa ve kanunlara göre faaliyette bulunma bütün kurum, kuruluş ve organizasyonlar için geçerlidir. Ayrıca, siyasî partiler başka türlü faaliyette bulunduklarında gerekli yaptırımlar bir sonraki maddede zaten belirtilmiştir.
1982 Anayasasının 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası, parti yasakları ve müeyyidelerine ilişkin olduğu için değiştirilerek siyasî partilerin uyacakları esasları belirleyen 38 inci maddeye aktarılmıştır.

Madde 38- Demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasî partilerden ancak çok istisnaî ve zorunlu durumlarda vazgeçilebilmelidir. Bu nedenle siyasî partilerin kapatılmalarının güçleştirilmesi, siyasî hakların genişletilmesi ve demokrasinin pekiştirilmesi için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu amaçla, öncelikle, uyulmadığı takdirde partilerin kapatılmalarına neden olan esasların sayısı azaltılmıştır. Buna göre siyasî partilerin tüzük veya programları ile eylemleri insan haklarına, devletin bağımsızlığına, bölünmez bütünlüğüne, demokrasiye, cumhuriyete ve lâikliğe aykırı olamaz. 1982 Anayasasının 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan siyasî partilere yönelik “sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz” şeklindeki yasak, soğuk savaş dönemi anlayışını yansıtmaktadır ve artık gereksizdir. Ayrıca, her türlü diktatörlük savunusu, zaten demokrasiyle bağdaşmayacağı için bu tür faaliyetlerde bulunan siyasî partiler birinci fıkra hükmüne tâbi olabileceklerdir.
Diğer yandan, bir partinin tüzük veya programının bu esaslardan birine aykırı olması durumunda doğrudan kapatma davası açılması yerine Anayasa Mahkemesi tarafından ilgili partiye ihtar verilmesine yönelik bir düzenleme yapılmıştır. Bunun amacı, muhtemel aykırılıkları gidermek için siyasî partilere bir şans verilmesini sağlamaktır. Ancak siyasî parti bu aykırılıkta ısrar ettiği takdirde dava açılması mümkün olabilecektir.
Siyasî partilerin malî denetiminin Anayasa Mahkemesi yerine bu konuda uzman bir kurum olan Sayıştaya verilmesi, bu denetimin daha etkili yapılmasını sağlayacaktır.
Siyasî partilerin “kapatılması” ile “temelli kapatılması” arasında uygulamada hiçbir karşılığı olmayan ayrım da ortadan kaldırılmıştır.
Maddede siyasî partilerin “odak” olmasının şartları da ağırlaştırılmıştır. Buna göre, üyelerin Anayasaya aykırı eylemlerinin “yoğun, sürekli ve ciddî tehlike” oluşturacak şekilde işlenmesi ve bu fiillerin maddede sayılan parti yetkili organlarınca açıkça benisenmesi durumunda veya sözkonusu fiillerin bu organlar tarafından “kararlılık içinde” işlenmesi durumunda ancak bir siyasî partinin “odak” haline geldiğine karar verilebilecektir.

Alternatif 1
Siyasî partilerin kapatılmalarına neden olan mensuplarının beş yıl süreyle siyasî yasaklı olması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ölçülülük ilkesine aykırılık nedeniyle Sözleşmeye Ek Protokolün 3 üncü maddesinde korunan “serbest seçim hakkı”nın ihlâli olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle, kapatmaya neden olan siyasî parti mensuplarının fiilleriyle orantılı olarak bir sonraki genel ya da yerel seçimlere girmekten menedilmesi şeklinde bir düzenleme getirilmiştir.

Alternatif 2
Siyasî partilerin kapatılmalarına neden olan mensuplarının beş yıl süreyle siyasî yasaklı olması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ölçülülük ilkesine aykırılık nedeniyle Sözleşmeye Ek Protokolün 3 üncü maddesinde korunan “serbest seçim hakkı”nın ihlâli olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle, sözkonusu müeyyideye yer verilmemiştir. Bununla birlikte, siyasî partilerinin kapatılmasına neden olan milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşmesine ilişkin hüküm ilgili maddede muhafaza edilmektedir. Bir siyasî partinin kapatılması, başlı başına bir müeyyide teşkil etmektedir. Kapatmaya neden olan üyelere ayrıca siyasî yasak uygulamak, siyasetin alanını gereğinden fazla daraltabilmektedir. Diğer yandan, kapatmaya neden olan fiiller suç teşkil ediyorsa bu kişilere yönelik cezaî müeyyideler zaten uygulanabilecektir. Bu gerekçelerle, siyasî partilerin kapatılması rejiminde kapatmaya sebep olan parti mensuplarına yönelik olarak milletvekilliğinin düşmesi dışındaki yaptırımlara yer verilmemiştir.

Madde 39- 1982 Anayasasının “kamu hizmetine girme hakkı”nı düzenleyen 70 inci maddesi ile “mal bildirimi”ni düzenleyen 71 inci maddeleri birleştirilerek tek madde altında yeniden düzenlenmiştir.

Madde 40- Önceki anayasalarda da bulunan bu hüküm, hakkın öznesi olarak “Türk” kelimesi yerine “vatandaş” kelimesini kullanmak suretiyle aynen korunmuştur.

Madde 41- 1982 Anayasasının 73 üncü maddesinde öngörülen ilkeler büyük ölçüde korunmuştur.
Sözü edilen madde ile vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülüklerin muaflık, istisna, indirim ve oranlarına ilişkin hükümlerinde kanunun belirttiği alt ve üst sınırlar içinde değişiklik yapma konusunda Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin, mahallî idareler tarafından tarh, tahakkuk ve tahsil edilen vergi, resim, harç ve benzeri malî yükümlülükler için de mahallî idarelerin karar organlarına tanınması sağlanmaktadır. Bu suretle, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının mahallî idarelerle ilgili olarak öngördüğü ilkelerden birinin daha ülkemizde hayata geçirilmesi mümkün olacaktır.

Madde 42- Bu madde, benzer özelliklere sahip üç hakkı birleştirmektedir. Kamusal otoriteler ve özel kuruluşların elinde bulunan kişisel ya da kamusal bilgi ve belgelere erişme hakkı, yönetimde şeffaflığın sağlanması ve kişilerin kendileriyle ilgili bilgileri öğrenip gerektiğinde düzeltebilmeleri açısından oldukça önemlidir. Önceki anayasalarda bulunan dilekçe ve başvuru hakları korunmuştur.
Maddede yabancıların bilgi edinme hakları mütekabiliyet esasına dayalı olarak kabul edilirken dilekçe ve başvuru hakları, mütekabiliyet şartına bağlı olmaksızın yabancıları da kapsayacak şekilde herkese tanınmıştır.

Madde 43- Madde, ailenin toplumun temeli olduğu ifadesiyle evrensel sosyolojik ve ahlâkî bir gerçekliğe işaret etmekte, bu gerçekliği normatif olarak düzenlemeye tâbi tutarken, Anayasanın ve evrensel hukuk normlarının temel ilkelerinden biri olan eşitlik ilkesini vurgulamakta ve ailenin bu nitelikleri ile her türlü korumadan yararlandığı belirtilerek Devletin görevlerinin genel çerçevesi çizilmiş olmaktadır.

Madde 44- Çocuk hakları, insan hakları kavramının tarihî gelişiminin ortaya çıkardığı ve uluslararası belgelerle birçok yeni anayasada yer verilen bir hak kategorisidir. Türkiye’nin de onayladığı Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesinin özünü ifade eden bu madde ile çocuk hakları, Anayasal güvenceye kavuşturulmuş olmaktadır. Böylece, Cumhuriyetin temelini oluşturan millî egemenlik gününü, Atatürk’ün çağdaşlaşma idealinin en anlamlı vurgularından birini oluşturacak biçimde, dünya çocuklarıyla birlikte kutlayan Türkiye’nin çocuklarına verdiği değeri hayata geçirecek somut politikaların ana çerçevesi de belirlenmiştir.

Madde 45- Maddenin birinci fıkrası, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere, uluslararası temel hukuk normları uyarınca yeniden düzenlenmiştir. Buradaki maksat, Anayasa tarafından insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi ile ilgili görevler yüklenmiş olan Devletin, eğitim gibi insan kişiliğini oluşturan temel bir işlevi yerine getirirken bireysel tercih imkânını içeren bir serbestlik alanına da dikkat etmesi gerektiğini vurgulamaktır.
Çağdaş hürriyetçi demokrasi ilkeleriyle uyumlu bu yaklaşım uyarınca, maddede eğitim ve öğretimin demokratik, lâik ve çağdaş eğitim esaslarına uygun şekilde yapılacağı özenle vurgulanmaktadır.
Beşinci fıkrada, eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin resmî dilinin Türkçe olduğu, değiştirilemez maddelerden olan 3 üncü maddede düzenlenmiştir. Dolayısıyla, her türlü resmî yazışmalarda olduğu gibi, eğitim ve öğretimde de kullanılacak olan dil Türkçedir. Bununla beraber, Türkçenin yanında diğer dillerde de eğitim ve öğretim yapılabilmesini sağlamak amacıyla bu fıkraya yeni bir hüküm eklenmiştir. Buna göre, Türkçeden başka dillerin eğitim ve öğretimde kullanılmasına ilişkin esaslar, demokratik toplum düzeninin gerektirdiği eşitlik, çoğulculuk ve katılımcılık gibi ilkelere uygun olarak kanunla belirlenecektir.

Alternatif 1 ve 2
Aynı şekilde altıncı fıkra hükmü, kültürel farklılıklar ile bireysel hayat tarzı tercihlerinin tezahürü niteliğinde olan kılık kıyafet farkının, insanın rüşt yaşını tamamlamış olmakla hayatıyla ilgili tercihlerini de bilinçli bir biçimde yapabileceğinin kabul edildiği bir çağ olan yükseköğretim çağında bu temel hak ve hürriyetten yararlanmaya engel oluşturmaması gerektiği mülâhazasıyla oluşturulmuştur.
Ayrıca, bu maddedeki düzenlemeler, hem hürriyetçi ve çoğulcu demokratik toplum düzeninin gerekleriyle hem de Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği normlarıyla Türkiye’nin anayasal düzeni arasında gerçek bir uyumu da gerçekleştirmiş olmaktadır.
Önceki anayasalarda da bulunan ve “milletlerarası anlaşmaların saklı” olduğunu belirten hüküm son fıkra olarak muhafaza edilmiştir. Bununla, başta Lozan Andlaşması olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu andlaşmalarda eğitim ve öğretime ilişkin farklı hükümlerin korunması amaçlanmaktadır.

Madde 46- Çağdaş toplumun en temel ve vazgeçilmez niteliklerinden biri olan bireyin çalışma hürriyeti, bireye sözleşme ve teşebbüs serbestliği tanıyan bir “negatif” hürriyet olarak Devletin ne yapmaması gerektiğini göstermektedir. Bu niteliği ile Anayasanın “Kişinin Hakları ve Hürriyetleri” bölümünde düzenlenmiş olan çalışma hürriyetinden farklı olarak çalışma hakkı, Devletin sosyal ve ekonomik hayatta neleri yapması gerektiğini düzenleyen, bu yönüyle de hem Devlete bir dizi ödevler yükleyen, hem de bireylere Devletten bu ödevlerini yerine getirmesini talep etme yetkisini tanıyan bir “pozitif hak” niteliğindedir. Sadece sosyo-ekonomik bakımdan güçsüz konumda olan “emeğiyle geçinenler” ve “işsizler” gibi toplum kesimlerinin insan haysiyetine uygun asgarî hayat standartlarına erişmesini sağlamakla sınırlı olmayıp, insanların yaş ve cinsiyet gibi farklı özelliklerine ve yer aldıkları somut hayat şartlarına göre bulundukları dezavantajlı konumdan kurtulmalarını amaçlayan farklı muamelelere tâbi kılınmalarını da düzenleyen bu hüküm, aslında çağdaş demokratik toplum düzeninin en temel güvencesi olan vatandaşlık bilincinin oluşması için hayatî öneme sahip sosyal ve ekonomik şartların sağlanması gerektiğini hukuk düzeninin temelleri arasına yerleştirmektedir. Madde, daha önceki anayasalarda farklı maddeler hâlinde yer almış olan hükümleri yeniden ve bu defa tek bir madde hâlinde düzenlemek suretiyle oluşturulmuştur.

Madde 47- Bu hükümde 1961 Anayasasının ilk haline paralel bir düzenleme benimsenmiştir. Birinci fıkrada “işçiler” yerine “çalışanlar” terimi, emeği ile geçinen tüm toplum kesimlerini, en geniş anlamda kamu hizmeti görevlilerini de kapsayacak biçimde kullanılmıştır. Kamu hizmeti görevlilerinin sendika kurma hakları şüphesiz diğer çalışanların hakkından farklı biçimlerde düzenlenmeyi gerektirebilecektir.
İkinci fıkra, sendikaların yozlaşmasına ve demokratik düzene aykırı faaliyetlerde bulunmalarına engel olacak bir güvence olarak düzenlenmiştir.
Üçüncü fıkra, bu hakkın sınırlandırılma sebeplerini ifade etmekte, böylece hakkın esas, sınırlandırmanın istisna olduğu anlayışına uygun bir biçimde, kanunla getirilebilecek sınırların sınırlarını da işaret etmiş olmaktadır.

Madde 48- Maddenin ilk iki fıkrasında kısmen 1961 Anayasasına dönülmüştür. Grev hakkı sadece işçiler için anayasal bir hak olarak düzenlenmiştir. İşçi niteliği taşımayan kamu hizmeti görevlilerinin bu hakla ilgili durumları kanun koyucunun tercihine bırakılmıştır. Toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı ile ilgili ayrıntılı sınırlandırma sebepleri ve hakkın kötüye kullanımı ile ilgili yasaklar Anayasa yerine kanunla düzenlenecek ayrıntılı hususlardandır. Bu nedenle, maddenin üçüncü fıkrasında sadece bu hakkın sınırlandırılmasına ilişkin sebeplere işaret edilmekle yetinilmiştir.

Madde 49- Hem Cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan “sosyal devlet” ilkesinin, hem de Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile Avrupa Birliği Sosyal Şartı gibi çağdaş milletlerarası normların zorunlu bir sonucu olarak Devlet, vatandaşlarına sağlıklı bir hayat sürme imkânını sağlamak ve bu anlamda etkili işleyen bir sosyal güvenlik ve yardım sistemini hayata geçirmek yükümlülüğü altında bulunmaktadır. Daha önceki anayasalarda farklı maddeler halinde ve dolayısıyla sanki farklı hak kategorilerini oluşturuyormuş gibi ayrı ayrı düzenlenmiş olan sağlık ve sosyal güvenlik ile ilgili hakları bu defa tek bir madde içinde yeniden sistemleştirerek düzenleyen bu madde, en geniş anlamıyla sağlıklı bir hayat sürmenin sosyal güvenlik ve sosyal yardım ve hizmet kavramlarından ayrılamayacağını kabul etmiş olmaktadır. Bu bütünleşmiş anlamı ile burada getirilen düzenleme, Devletin sosyo-ekonomik fonksiyonlarını en alt düzeyde tutmayı amaçlayan liberal anlayışların bile pratikte kaçınamadıkları bir temeli işaret etmektedir ki bu da, sağlıklı ve sosyal güvencesi sağlanmış bir hayat imkânı bulan vatandaşın sosyo-ekonomik ve siyasî hayattaki katılımcılığının olumlu olarak katkı yapacağı güçlü bir demokratik meşruluk zemininin oluşmasıdır.

Madde 50-Anayasadaki sosyal devlet ilkesinin ve Avrupa Birliği ile Birleşmiş Milletler nezdinde imzalanıp onaylanmış milletlerarası normların bir gereği olarak Devletin üstlendiği sosyo-ekonomik hayata ilişkin ödevler ve bu ödevlere ilişkin bireysel ve kollektif nitelikli haklar, Devletin devasa ölçeklere varan bir bürokratik mekanizma içinde hantallaşarak hiçbir iş yapamaz hâle gelmesi veya sınırlı kaynakları ile yapması gerekenler arasındaki dengeyi iyi kuramaması gibi riskler tarafından tehdit edilmektedir. Bu itibarla Devletin, burada yer verilen sosyal ve ekonomik haklarla ilgili olarak üstlendiği ödevleri en etkili bir biçimde nasıl yerine getireceği konusunda, hem teşkilâtlanma, hem de kaynaklarla ihtiyaçlar arasında öncelikleri iyi tesbit ederek optimum bir denge kurma serbestliğine sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle, Devletin sosyal ve ekonomik haklar ile ilgili yükümlülüklerinin böyle bir sınırının varolduğu gerçeği, bu madde ile hukuken de kabul edilmiş olmaktadır.

Madde 51- 1982 Anayasasında 1995 yılında yapılan değişiklikle milletvekili sayısı dörtyüzelliden beşyüzelliye çıkarılmış, ancak yüz milletvekilliğinin siyasî partilerin ülke genelinde aldıkları oya göre dağıtılması amacıyla yapılan bu Anayasa değişikliğinden beklenen sonuç, bu konuda çıkarılan kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptali sebebiyle sağlanamamıştır.
Ülke geneli esasına göre yüz milletvekilliğinin dağıtılmasının, uzman kadroların Meclise girmesini kolaylaştırması bakımından faydalı olacağı gibi ülke geneli barajı sebebiyle milletvekili çıkaramayan siyasî partilere ülke genelinde aldıkları oy oranında Mecliste temsil imkânı sağlanması bakımından da faydalı olacağı düşünülmektedir.

Madde 52- 1982 Anayasasının 77 nci maddesindeki hüküm önemli ölçüde korunmuştur. Ancak, sözü edilen maddede Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin beş yılda bir yapılmasının öngörülmesine karşılık, burada bu süre dört yıl olarak öngörülmüş ve Cumhurbaşkanınca verilecek karara göre seçimlerin yenilenmesine ilişkin hükme bu maddede yer verilmemiştir.
Seçimlerin beş yılda bir yerine dört yılda bir yapılmasının öngörülmesinin sebebi, Anayasada beş yıllık bir seçim döneminin öngörülmesine karşılık, son dönem dışında, uygulamada seçimlerin genellikle dört yılda bir yapılmasıdır.

Madde 53- Madde seçimlerin ertelenmesi ve ara seçime dair esasları düzenlemektedir. 1982 Anayasasının 78 inci maddesindeki hükümler bazı değişikliklerle korunmuştur. Öncelikle “geriye bırakma” yerine daha açık bir kelime olan “erteleme” tercih edilmiştir. haber7
İkinci fıkrada Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçim döneminin beş yıldan dört yıla indirilmesi sebebiyle, ara seçimlerin genel seçimden iki yıl geçmedikçe yapılamaması öngörülmüş; böylece, 1961 ve 1982 Anayasalarında ara seçimlere ilişkin olarak yer alan seçim dönemi yarılanmadan ara seçime gidilmemesi ilkesi bu düzenlemede de benimsenmiştir. Buna göre, boşalan milletvekilliği sayısının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üye tamsayısının yüzde beşini bulması halinde, ancak genel seçimin üzerinden en az iki yıl geçmiş olması ve genel seçimlere bir yıldan az zaman kalmamış olması şartıyla ara seçim yapılabilecektir. Boşalan milletvekilliği sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulmadığı takdirde o seçim döneminde ara seçim yapılamayacak ve bu şart gerçekleştiği takdirde ara seçim sadece Meclisin üçüncü yılı içinde yapılabilecektir.
Ayrıca, bir il veya seçim çevresinden milletvekili kalmaması halinde üç ay içinde ara seçim yapılmasını zorunlu kılan hükme de, milletvekillerinin seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ettiklerini belirten Anayasa ilkesi gereğince o il veya seçim çevresinde bir temsil zaafı oluşmayacağı için yeni düzenlemede yer verilmemiştir.

Madde 54- 1982 Anayasasının rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm anlayışına uygun olarak getirdiği seçimlerin Cumhurbaşkanınca yenilenebilmesi hükmü, bazı nedenlerle hükümetin kurulamamasından dolayı ortaya çıkabilecek siyasî istikrarsızlığı ve tıkanıklığı önlemeye yöneliktir. Bu nedenle, maddede “yapıcı güvensizlik oyu” da dikkate alınarak, seçimlerin Cumhurbaşkanınca yenilenebilmesi şartları yeniden sistematize edilmiştir. haber7

Madde 55- 1961 Anayasasının en iyi işleyen hükümlerinden biri olduğu için 1982 Anayasasının 79 uncu maddesinde de aynen muhafaza edilmesi uygun görülen seçimlerin genel yönetimine ilişkin madde, burada da büyük ölçüde korunmuştur.
Maddede, bazı ifade düzeltmeleri dışında, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yönündeki düzenlemenin gereği olarak Yüksek Seçim Kurulunun görevleri arasına Cumhurbaşkanlığı seçimi tutanaklarını kabul etme görevi de eklenmiştir.
Yüksek Seçim Kurulu ile diğer seçim kurullarının görev ve yetkilerinin yanında teşkilâtının da kanunla düzenlenmesi öngörülmek suretiyle bu kurullara destek hizmeti verecek birimlerin ve görevlilerinin görev ve yetkileri ile sorumluluklarının da kanunla belirlenmesi amaçlanmıştır.
Danışma Meclisinin kabul ettiği metinde bulunmayan ve Millî Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonunca 1982 Anayasasının 79 uncu maddesine son fıkra olarak eklenen hükme, Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların halkoyuna sunulması işlemlerinin genel yönetimi ve denetiminin de milletvekili seçimlerinde uygulanan hükümlere göre yapılacağı açık olduğundan yeni düzenlemede yer verilmemiştir.

Madde 56- Bu madde, Kanunu Esasînin 71 inci maddesindeki “Heyeti Mebusan âzasının herbiri kendini intihap eden dairenin ayrıca vekili olmayıp umum Osmanlıların vekili hükmündedir” ifadesiyle başlayan bir anayasal geleneğin devamıdır. “Milletin temsili” ilkesi, 1924 Teşkilatı Esasîye Kanunu, 1961 ve 1982 Anayasalarında da yer almıştır. Madde aynen korunarak temsilî rejimin dayandığı temel bir ilkeye yer verilmiştir.

Madde 57- Madde, 1982 Anayasasının milletvekili seçilme yeterliliğini düzenleyen 76 ncı maddesi esas alınarak düzenlenmiştir.
Seçilebilmek için ilkokul mezunu olabilme şartının yerine ilköğretim diplomasına sahip olma şartı getirilmiş, seçilmeyi engelleyen sebepler ise yeni Türk Ceza Kanununa uygun olarak yeniden belirlenmiştir. 1982 Anayasasının 76 ncı maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme tarzı sebebiyle tereddütlere yol açan hangi suçların affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilmeye engel olacağı meselesi ise, yeni düzenleme ile tereddüte yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulmuştur. 1982 Anayasasının 76 ncı maddesinde tek tek sayılan devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçları da bir yıldan daha fazla hapis cezasını gerektirdiğinden maddede ayrıca belirtilmesine gerek görülmemiştir.
Hâkimler ve savcılar ile bu meslekten sayılanların, Türk Silâhlı Kuvvetleri ve genel kolluk mensuplarının, valilerin, büyükelçilerin ve rektörlerin görevlerinin önemi sebebiyle görevlerinden çekilmedikçe aday olamayacakları hükme bağlanmış; bunların dışındaki kamu hizmeti görevlilerinin ne gibi şartlarla aday olabileceklerinin belirlenmesi ise kanuna bırakılmıştır.
Bu düzenlemelerle 1961 Anayasasında olduğu gibi aday olmanın memurluktan çekilme şartına bağlanamayacağının açıkça öngörülmesi suretiyle, seçim güvenliği bakımından tarafsızlığın korunması da gözönünde bulundurularak, kamu hizmeti görevlilerinin milletvekili adayı olma imkânları genişletilmiştir. haber7

Madde 58- 1982 Anayasasının milletvekili andını düzenleyen 81 inci maddesi, hukuken aynı anlama gelecek kavramları farklı biçimlerde tekrar eden, bu nedenle de yalın olmayan bir içeriğe sahiptir. Yapılan düzenlemeyle, tekrar niteliği taşıyan kavramlara yer verilmeyerek maddeye daha sade bir içerik kazandırılmıştır.

Madde 59- 1982 Anayasasının 82 nci maddesi bazı düzeltmelerle korunmuştur. Yeni düzenlemede “özel gelir kaynakları ve özel imkânları kanunla sağlanmış kamu yararına çalışan derneklerin ve Devletten yardım sağlayan ve vergi muafiyeti olan vakıfların” ibaresine yer verilmeyerek bu dernek ve vakıfların yönetim ve denetim kurulları üyelikleri ile bunlarla ilgili maddede sayılan görevler, milletvekilliği ile bağdaşmayan işler arasından çıkarılmıştır.
Böylece, milletvekillerinin sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerini sınırlayan önemli bir engelin kaldırılması amaçlanmaktadır.

Madde 60- Yasama sorumsuzluğu ve dokunulmazlığı, milletvekillerinin soruşturma veya kovuşturma korkusundan uzak ve serbestçe görevlerini yapabilmeleri için tanınan bir güvencedir. Demokratik rejimlerin neredeyse tamamında milletvekilleri bu tür güvencelere sahiptir. Bu güvencelerin asıl amacı, siyasî iktidarların yargısal mekanizmaları harekete geçirmek suretiyle muhalefete mensup milletvekilleri üzerinde baskı kurmalarını engellemektir. “Kürsü bağışıklığı” olarak da bilinen yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin kanun yapma ve siyasî iktidarı denetleme sürecinde görüşlerini serbestçe ifade edebilmelerine imkân sağlamaktadır. Bu anlamda yasama sorumsuzluğu mutlaktır ve süreklidir. Başka bir deyişle, milletvekilliği sona erdikten sonra da yasama çalışmaları sırasında kullanılan oylar veya yapılan konuşmalardan dolayı dava açılamaz. Buna karşılık, yasama dokunulmazlığı sınırlanabilir ve süreli niteliktedir; belli suçlarda dokunulmazlık sözkonusu olmadığı gibi, milletvekilliği sona erdikten sonra da dokunulmazlık kalkmaktadır. haber7
Dokunulmazlığın sınırları ülkelere göre değişebilmektedir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri Anayasası, bu sınırı “vatana ihanet, ağır suçlar ve asayişi ihlâl” suçları olarak belirlemektedir (m. 1/6). Alman Anayasasında dokunulmazlığın sınırı, “suçüstü hâli veya ertesi günü yakalanma” durumudur (m. 46/2). Danimarka Anayasasına göre milletvekilleri, ancak “suçüstü hâli”nde yakalanabilir ve yargılanabilirler (m. 57). Aynı şekilde, İspanya Anayasası sadece “suçüstü hâli”nde milletvekillerinin dokunulmazlığının olmadığını belirtmektedir (m. 71). İtalya Anayasasına göre “kesin mahkûmiyet veya tutuklamayı gerektiren bir suçta suçüstü hâli” dışında milletvekillerine dokunulamaz (m. 68/2). Fransız Anayasasına göre de “ağır suçlar ve orta ağırlıktaki suçlarda suçüstü hâli ve kesin hükümle mahkûmiyet” sözkonusu olduğunda dokunulmazlığın kaldırılması için ayrıca bir karar alınmasına gerek yoktur (m. 26/2).

Alternatif 1
Türkiye’de 1924 Anayasasından itibaren yasama dokunulmazlığının temel esasları çok fazla değişmemiştir. 1924 Anayasasının 17 nci maddesi, “Gerek intihabından evvel gerek sonra aleyhine cürüm isnat olunan bir mebusun maznunen isticvabı veya tevkifi veyahut muhakemesinin icrası Heyeti Umumiyenin kararına menuttur. Cinaî cürmü meşhut bundan müstesnadır” hükmüyle, dokunulmazlığın tek istisnası olarak cinayette suçüstü halini kabul etmiştir. 1961 Anayasasının 79 uncu maddesi ise yasama dokunulmazlığının istisnasını biraz genişleterek “ağır cezayı gerektiren suçüstü hali” olarak düzenlemiştir. 1982 Anayasasının 83 üncü maddesi “ağır cezayı gerektiren suçüstü hali”ne, “seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar”ı da eklemiştir. Ancak, 14 üncü maddedeki kötüye kullanma yasağının hangi suçları kapsadığı belirsizdir.
Bu nedenle, üçüncü fıkrada “ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda suçüstü hali” dokunulmazlık kapsamı dışında bırakılarak 1961 Anayasasına dönülmüştür.

Alternatif 2
Türkiye’de 1924 Anayasasından itibaren yasama dokunulmazlığının temel esasları çok fazla değişmemiştir. 1924 Anayasasının 17 nci maddesi, “Gerek intihabından evvel gerek sonra aleyhine cürüm isnat olunan bir mebusun maznunen isticvabı veya tevkifi veyahut muhakemesinin icrası Heyeti Umumiyenin kararına menuttur. Cinaî cürmü meşhut bundan müstesnadır” hükmüyle, dokunulmazlığın tek istisnası olarak cinayette suçüstü halini kabul etmiştir. 1961 Anayasasının 79 uncu maddesi ise yasama dokunulmazlığının istisnasını biraz genişleterek “ağır cezayı gerektiren suçüstü hali” olarak düzenlemiştir. 1982 Anayasasının 83 üncü maddesi “ağır cezayı gerektiren suçüstü hali”ne, “seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar”ı da eklemiştir. Ancak, 14 üncü maddedeki kötüye kullanma yasağının hangi suçları kapsadığı belirsizdir.
Üçüncü fıkrada “ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlarda suçüstü hali”nin yanında zimmet, irtikâp, rüşvet gibi maddede sayılan bazı suçlar da dokunulmazlık kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu suçlar, zaten milletvekili seçilme yeterliliğini kaybettiren “yüz kızartıcı suçlar”dır. Esasen, bu yönde hazırlanan anayasa değişikliği teklifi, 20 nci yasama döneminde Meclis Genel Kurulunun 22/3/1999 tarihli 61 inci birleşiminde yapılan oylamada reddedilmiştir.
Milletvekilliği dokunulmazlığını sınırlandırmaya yönelik bu düzenleme, kamuoyunda bu yönde oluşan beklentileri karşılayacak olması bakımından da önemlidir.

Dördüncü fıkrada bir yenilik olarak, milletvekillerinin dokunulmazlıktan feragat edebilmelerine imkân sağlanmaktadır. Ancak beşinci ve altıncı fıkralarla uygulamada yasama çalışmalarının aksamasını ve keyfîliği önlemek açısından, dokunulmazlığı kaldırılan ya da feragat eden milletvekillerinin yargılanmasında bazı ek güvenceler getirilmektedir.
Yedinci fıkrada dokunulmazlığı kaldırılan, feragat eden ya da dokunulmazlık kapsamı dışında bir suç işleyen milletvekilleri hakkındaki davaların Yargıtayda görüleceği belirtilmiştir.

Madde 61- 1982 Anayasasının 84 üncü maddesi, milletvekilliği ile bağdaşmayan bir iş yapma sebebiyle milletvekilliğinin düşmesi halini düzenleyen üçüncü fıkra hükmü dışında aynen korunmuştur.
Üçüncü fıkradaki milletvekilliği ile bağdaşmayan bir görev veya hizmeti “sürdürmekte ısrar” etme şartı ise kaldırılarak, bu tür işleri sürdürdüğü tesbit edilen milletvekilinin milletvekilliğinin düşürülmesi mümkün kılınmıştır.

Madde 62- 1982 Anayasasının aynı başlıklı 85 inci maddesi bazı düzeltmelerle korunmuştur.
Sözü edilen maddede, istifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine Türkiye Büyük Millet Meclisince karar verilmesi halinde de bu kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiası ile iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulabilmesi öngörülmekte iken yeni düzenlemede bu kararlara karşı iptal talebinde bulunma hakkı tanınmamaktadır. Esasen istifa eden bir milletvekilinin, istifasının geçerli olduğunun da tespit edilmesinden sonra, milletvekilliğinin düşmesine ilişkin karara karşı iptal talebinde bulunması düşünülemez.
Diğer taraftan, ilgili milletvekilinin yanında bir diğer milletvekiline de iptal isteminde bulunma yetkisinin tanınmasının geçerli bir gerekçesi bulunamayacağından, buna ilişkin hükme de yeni düzenlemede yer verilmemiştir.

Madde 63- Milletvekili ödenek ve yolluklarıyla ilgili olarak 1961 ve 1982 Anayasalarında öngörülen ilkeler bu düzenlemede de korunmuş ve ödeneğin aylık tutarının en yüksek Devlet memurunun almakta olduğu miktarı, yolluğun da ödenek miktarının yarısını aşamayacağı hükme bağlanmıştır.
Milletvekillerine ödenecek ödenek ve yollukların kendilerine bağlanan emekli aylığı ve benzeri ödemelerin kesilmeyeceğine ilişkin olarak 1982 Anayasasının 86 ncı maddesinde yer alan hüküm de muhafaza edilmiştir.

Madde 64- 1982 Anayasasının 87 nci maddesi yeniden düzenlenerek muhafaza edilmiştir.
Madde, daha kolay anlaşılabilmesi için bentler halinde yeniden düzenlenmiştir. Genel ve özel af için nitelikli çoğunluğun aranmasına ilişkin hükmün, sadece ceza hukukuna ilişkin olduğu açıktır.

Madde 65- 1982 Anayasasının 88 inci maddesi aynen muhafaza edilmektedir. Buna göre, kanun teklifleri milletvekilleri tarafından yapılmakta; kanun tasarıları ise Bakanlar Kurulunca Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmaktadır.

Madde 66- Kanunların Cumhurbaşkanınca yayınlanmasını düzenleyen bu maddede önceki anayasalarda olmayan iki yenilik mevcuttur. Birincisi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendisine bir kez daha görüşülmek üzere gönderilen kanunu aynen kabul etmesi durumunda Cumhurbaşkanının bu kanunu yayınlama süresi üç güne indirilmiştir. Bunun sebebi, Cumhurbaşkanının zaten kanunu daha önce incelemiş olmasıdır. İkincisi, maddeye “Cumhurbaşkanının onbeş gün içinde geri göndermediği veya yayınlamadığı kanunlar”ın Meclis Başkanı tarafından yayınlanacağına dair bir hüküm eklenmiştir. Bunun amacı da, kanunların yayınlanmasında ortaya çıkabilecek muhtemel gecikmeleri ve belirsizlikleri ortadan kaldırmaktır.

Madde 67- 1961 ve 1982 Anayasalarıyla yapılan düzenlemeler büyük ölçüde korunmuştur. 1982 Anayasasının 90 ıncı maddesinin son fıkrasında 2004 yılında yapılan değişiklikle, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların çatışması halinde milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı ilkesi kabul edilmiştir. Bu değişiklik, temel hak ve hürriyetlerin korunması bakımından önemli bir ileri adım teşkil etmekle birlikte, bu konuda hüküm verme yetkisinin bütün mahkemelere tanınmış olması ülke düzeyinde içtihat farklarına neden olabileceği gibi, bu mahkemelerin tabiatıyla söz konusu kanunu iptal etme yetkisine sahip olmayışları dolayısıyla kanunun akıbeti hakkında da belirsizlik devam edecektir. Temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların farklı hükümler içermesi halinde milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınması yönündeki düzenleme yerine, kanunların temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası andlaşmalara aykırı olamayacağının öngörülmesi ve 118 inci madde ile anılan durumlarda kesin karar verme ve gerekirse ilgili kanunu iptal etme yetkisinin Anayasa Mahkemesine verilmesiyle, bu sakıncalar bertaraf edilmiş ve birey hürriyetleri açısından çok daha güvenceli bir durum sağlanmış olacaktır. haber7

Madde 68- Günümüzün karmaşıklaşmış ve uzmanlık gerektiren devlet hayatı içinde görevini gereği gibi yerine getirebilmesi için Bakanlar Kuruluna, pozitif bakımdan kanunlarla aynı güçte olan kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmektedir.
1961 Anayasasının Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkilerine ilişkin 64 üncü maddesinde 1971 yılında yapılan değişiklikle hukukumuza giren kanun hükmünde kararname müessesesi 1982 Anayasasında ayrı bir madde olarak düzenlenmiş ve kanun hükmünde kararnamelerle ilgili olarak bazı yenilikler getirilmiştir.
Ancak 1982 Anayasası dönemindeki kanun hükmünde kararname uygulaması da Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarında getirdiği yeni ölçütler sebebiyle sürekli sıkıntılara yol açmış ve çok sayıda yetki kanunu ile kanun hükmünde kararname hakkında verilen iptal kararları sebebi ile bu müessese uygulanamaz hale gelmiştir.
Uygulamadaki bu sorunların giderilmesi amacıyla, öncelikle 6 ncı maddeye eklenen bir hükümle kanun hükmünde kararnamelere ilişkin hükümler saklı tutularak, bu müessesenin yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesi ile çelişmediği açıklığa kavuşturulmaktadır.
Anayasanın ikinci kısmının birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerinde yer alan temel hak ve hürriyetler ile bütçe dışındaki her konu kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenebilecektir. Bu çerçevede, Anayasada kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda da, yukarıda belirtilen istisnalar dışında kanun hükmünde kararnameler çıkarılabileceği açıktır. Böylece, örneğin kanun hükmünde kararname ile bakanlıkların kuruluş ve görevlerinin veya memurların ve diğer kamu görevlilerinin malî haklarının düzenlenip düzenlenemeyeceği gibi konulardaki tereddütlerin de kaldırılması amaçlanmaktadır.
Sıkıyönetim ve olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri kaldırıldığından, bunların temel hak ve hüriyetlere ilişkin düzenleme yasağından istisna tutulması konusundaki hükme de yeni düzenlemede yer verilmemiştir.
1961 ve 1982 Anayasalarında yer alan ve yetki kanununda, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin amacını, kapsamını, ilkelerini ve kullanma süresini belirtmeyi zorunlu kılan hüküm de gerek amacı iyi ifade etmemesi, gerekse uygulamaların da ortaya koyduğu üzere teknik olarak yanlış olması sebebiyle düzeltilerek yeniden düzenlenmiştir. Öncelikle, 1982 Anayasasının 91 inci maddesinde, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin amacının, kapsamının, ilkelerinin ve kullanma süresinin yetki kanununda gösterilmesi gerektiğinin hükme bağlanmasına rağmen, uygulamada doğru olarak, yetki kanununun amacı, kapsamı, ilkeleri ve kullanma süresi gösterilmiştir. Ancak, yasama organı hangi amaçlarla ve hangi konularda kanun hükmünde kararname çıkarılacağı hakkındaki iradesini açıkça ortaya koyarak yetki kanunları çıkarmasına rağmen, Anayasa Mahkemesi zaman zaman amaç, kapsam ve ilke unsurlarının yeterli açıklıkta olmadığı gerekçesiyle iptal kararları vermiştir. Bu sebeple, yapılan düzenlemeyle önce yukarıda belirtilen yanlış ifade düzeltilmiş; ayrıca amaç, kapsam ve ilkeler yetki kanununun unsurları olmaktan çıkarılarak yetki kanununun “konu”sunun gösterilmesi öngörülmüştür.
Yetki kanununda amaç, kapsam ve ilkelerin gösterilmesi zorunluluğunun öngörülmemesi, Bakanlar Kuruluna sınırları belli olmayan bir alanda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin verildiği anlamına gelmez. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, yetki kanununun konusunu, geçerlilik süresini ve bu süre içinde birden fazla kanun hükmünde kararname çıkarılıp çıkarılmayacağını göstermesi, Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermeye ilişkin iradesini açık olarak ortaya koyması için yeterlidir ve 6 ncı madde gereğince yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle de çelişmeyecektir.
Diğer taraftan, 1961 Anayasasında bulunmayan ve 1982 Anayasası ile getirilen Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesinin, belli bir süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmayacağı yönündeki hükme de zait olduğu için yer verilmemiştir.
Yine 1961 Anayasasında bulunmayan ve 1982 Anayasası ile getirilen yeniliklerden biri olan kanun hükmünde kararnamenin yetki kanununun süresinin bitmesinden önce onaylanması sırasında yetkinin son bulduğu veya süre bitimine kadar devam ettiğinin belirtilmesi zorunluluğunu öngören hükme de yukarıda belirtilen gerekçe ile yer verilmemiştir.
Ayrıca, kanunların Cumhurbaşkanınca yayınlanması ile ilgili ilke aynı gerekçe ile kanun hükmünde kararnameler için de öngörülmüştür. haber7

Madde 69- 1982 Anayasasının aynı başlıklı 92 nci maddesi bazı düzeltmelerle korunmuş, ancak Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplantı halinde olmadığı bir dönemde ülkenin ani bir silâhlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silâhlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde, Cumhurbaşkanının Türk Silâhlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilmesi ülke savunması bakımından da siyasî sorumluluğu bulunan Başbakanın teklifi şartına bağlanmıştır. Bu düzenleme de, parlâmenter rejimin temel ilkelerine uygun olarak Cumhurbaşkanının hukukî durumunun yeniden belirlenmesinin gereğidir.

Madde 70- 1982 Anayasasının aynı konuya ilişkin 93 üncü maddesi büyük ölçüde muhafaza edilmiştir.
Ara verme veya tatil sırasında Meclisi doğrudan doğruya toplantıya çağırma yetkisi tanınanlar arasına Bakanlar Kurulu da eklenmiş; bu şekilde toplanan Mecliste öncelikle bu toplantıyı gerektiren konu görüşülmeden ara verme veya tatile devam edilemeyeceği yönündeki hükme ise toplantıya çağırma gereğinin yerine getirileceği açık olduğundan ve bu husus İçtüzükte düzenlenecek nitelikte bulunduğundan yeni düzenlemede yer verilmemiştir.

Madde 71-Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin beş yıl yerine dört yılda bir yapılması yönündeki değişikliğin gereği olarak yapılan ve ikinci devre için seçilen Başkanlık Divanının görev süresinin üç yıl yerine genel seçimlere kadar sürmesini öngören değişiklik dışında, 1982 Anayasasının 94 üncü maddesindeki düzenleme bazı ifade değişiklikleri yapılarak korunmuştur.

Madde 72- 1982 Anayasasının aynı konuyu düzenleyen 95 inci maddesinin son fıkrası Meclis İçtüzüğü ile düzenlenebilecek hususlar içerdiğinden yeni metne alınmamış; maddenin diğer hükümleri bazı ifade değişiklikleri yapılarak muhafaza edilmiştir.

Madde 73- 1961 Anayasasının 86 ncı maddesinde öngörülen üye tamsayısının salt çoğunluğu ile toplanma ve katılanların salt çoğunluğu ile karar verme zorunluluğu sebebi ile bu dönemde Meclisin toplanma ve karar almasında zorluklarla karşılaşılmıştır.
1982 Anayasasının aynı başlıklı 96 ncı maddesinin gerekçesinde bu zorluklara işaret edilerek, maddenin Meclis toplantılarına istikrar getirmesi ve daha kolay karar alınması amacıyla yeniden düzenlendiği belirtilmiştir.
1982 Anayasasının gerekçesinde yapılan düzenlemenin Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanmasını kolaylaştırdığı açıklandığı halde, bu haliyle de maddenin yanlış yorumlanmaya açık olduğu anlaşılmıştır. Nitekim, maddede yer alan “Anayasada, başkaca bir hüküm yoksa, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir” şeklindeki hüküm, 11 inci Cumhurbaşkanının seçiminde farklı yorumlara konu olmuştur. 1982 Anayasasının Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin 102 nci maddesinde “başkaca” bir toplantı nisabı bulunduğu ileri sürülmüş ve nihayet bu tez Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul edilmiştir.
Yapılan düzenlemeyle, bu tür yorumları ve tartışmaları ortadan kaldırmak maksadıyla, Meclisin tüm kararları için tek bir toplantı nisabı öngörülmüştür. Buna göre Meclis, herhangi bir karar alırken üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanmak durumundadır. Bunun dışında Anayasada başkaca bir özel toplantı yeter sayısı bulunmamaktadır. Buna karşılık, karar yeter sayısı konusunda önceki anayasaların genel ve özel kuralları korunmuştur.

Madde 74- 1982 Anayasasının aynı başlıklı 97 nci maddesi, küçük ifade düzeltmeleri dışında aynen muhafaza edilmiştir.

Madde 75- 1982 Anayasasının aynı konuyu düzenleyen 98 inci maddesi büyük ölçüde korunmuştur.
1982 Anayasasının mezkûr maddesinin ikinci fıkrasında, soru önergeleri için yer alan “Bakanlar Kurulu adına” ibaresine, İçtüzükte açık bir düzenleme bulunduğundan, Anayasada yer verilmemiştir.

Madde 76- 1982 Anayasasının gensoruyu düzenleyen 99 uncu maddesi, yapıcı güvensizlik oyuna ilişkin yeni düzenleme dışında büyük ölçüde korunmuştur.
Yapıcı güvensizlik oyunun asıl amacı, hükümet istikrarını korumaktır. Böylece, yıkmakta birleşen parlâmento çoğunluğunun yeni bir Bakanlar Kurulu oluşturmak konusunda da birleşmesi hedeflenmektedir. Tek bir partinin parlâmentoda salt çoğunluğu elde ederek hükümeti kurabildiği örnekler bakımından yapıcı güvensizlik oyuna ihtiyaç duyulmayabilir. Zaten doğası gereği tek parti ile kurulan hükümetler, hükümet istikrarını parlâmenter düzenin şartları içinde azamî olarak korumaktadır. Ancak koalisyon hükümetlerinin kaçınılmaz olduğu şartlarda, bu tür hükümetlerin karşı karşıya kaldığı en önemli güçlük, hükümetin istikrarı meselesidir. Türkiye gibi demokrasinin gereği olan uzlaşma geleneğinin yeterince mevcut olmadığı bir ortamda koalisyon hükümetlerinin kırılganlığı da güçlü bir ihtimaldir. Nitekim, özellikle 1970’lerin ikinci yarısına hâkim olan tecrübeler bunu kanıtlamaktadır. Bu yüzden, koalisyon hükümetlerinin kırılganlığını bertaraf etmek, bu tür hükümetlere azamî istikrar sağlamak bakımından yapıcı güvensizlik oyunun kabulü büyük önem taşımaktadır.

Madde 77- 1982 Anayasasının meclis soruşturmasını düzenleyen 100 üncü maddesi bazı ifade değişiklikleri yapılarak korunmuştur.

Madde 78- Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimleri, özellikle 1961’den itibaren, sürekli gerilime ve çoğu kez de siyasî krizlere yol açmıştır. Bu durum, kısmen Cumhurbaşkanlığı makamının sembolik değerinden, kısmen de sahip olduğu görev ve yetkilerin fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yöntemi, bu tür krizlerin ortadan kalkmasına, dolayısıyla siyasî istikrara ciddî bir katkı sağlayacaktır. Ayrıca, doğrudan halk tarafından seçim Cumhurbaşkanının belirlenmesinde siyaset dışı unsurların müdahalesini engelleyecek, böylece ortaya çıkan “demokrasi açığı”nın büyük ölçüde kapanmasını sağlayacaktır. Cumhurbaşkanının halk tarafından iki turlu bir seçimle seçilecek olması temsil krizi tartışmalarını da sonlandıracaktır. Diğer yandan, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin parlâmenter sistemle bağdaşmadığına dair görüş ve düşünceler, teorik ve ampirik olarak yanlıştır. Parlâmenter sistemlerde cumhurbaşkanının sembolik yetkilere sahip olması esastır, dolayısıyla onun nasıl seçildiği tâli bir konudur. Avrupa’da parlâmenter sistemle yönetilen bir çok ülkede cumuhurbaşkanı ya da devlet başkanı halk tarafından seçilmektedir. Sonuç olarak, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, gerek daha demokratik bir yöntem oluşu, gerek parlâmento içinde gereksiz tıkanmalar yaşanması ihtimalini ortadan kaldırması nedeniyle tercih edilmiştir.
Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıla indirilmiş, fakat Avrupa ülkelerindeki genel eğilime uygun olarak, en çok iki defa seçilebilmesi öngörülmüştür. Yeniden seçilebilme, bu görevi başarıyla yürüten cumhurbaşkanının birikim ve tecrübesinden yararlanmayı da mümkün kılacaktır. Ayrıca bu yöntemle, Cumhurbaşkanının halk önünde hesap verebilmesine de imkân sağlanmıştır.
Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiğinin kesilmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliğinin sona ermesi hükmü muhafaza edilmiştir. Cumhurbaşkanlığına seçilebilmek için yüksek öğrenim görme şartı kaldırılmış, (kabul edilen alternatife göre kalacak veya çıkacak) Cumhurbaşkanı adaylarının yirmi milletvekilinden başka, ikiyüzbin seçmence de gösterilmesi, katılımcı demokrasi ilkelerine daha uygun bir çözüm olarak benimsenmiştir.

Madde 79- Bu maddede Cumhurbaşkanının halk tarafından seçiminin esasları düzenlenmiştir. Kabul edilen sistem, Cumhurbaşkanının mutlaka geçerli oyların çoğunluğunu kazanmasını zorunlu kılmak suretiyle, temsil kabiliyetini, dolayısıyla demokratik meşruluğu güçlendirmektedir. Bir ihtimal olarak ikinci turda tek adayın kalması halinde oylama referandum şeklinde yapılarak seçim süreci tamamlanabilecektir.

Madde 80- Anlamlarının geniş, belirsiz ve takdire elverişli olmaları nedeniyle, 2 nci madde metninden çıkarılan ve insan hakları vurgusunu zayıflatan “milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet içinde” ibaresi çıkarılarak ve bazı ifadeler eklenerek 1982 Anayasasının 103 üncü maddesi muhafaza edilmiştir.

Madde 81- Parlâmenter rejimlerde devlet başkanları veya cumhurbaşkanları, devleti ve milletin birliğini temsil eden sembolik bir konuma sahiptir. Nitekim, parlâmenter rejimin tekâmülî olarak ortaya çıktığı İngiltere’de Tac’ın yetkileri günümüzde tamamen sembolik bir karaktere bürünmüştür. Almanya, İtalya ve İsrail gibi başlıca parlâmenter cumhuriyetlerde de cumhurbaşkanına önemli yetkiler tanınmamıştır. Hatta cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği İrlanda, Bulgaristan ve kısmen Avusturya’da bile, cumhurbaşkanları sembolik bir konumdadırlar. Cumhurbaşkanına bazı önemli yetkilerin verildiği Portekiz, Yunanistan, Finlandiya gibi parlâmenter rejimlerde ise zamanla bu yetkilerde kısıtlamalara gidilmiştir. Dolayısıyle, parlâmenter rejimlerde cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıtlanması yönünde bir eğilim mevcuttur.
Türkiye’de Cumhurbaşkanının 1982 Anayasasının 104 üncü maddesinde listelenen görev ve yetkileri, parlâmenter rejimle bağdaşmayacak kadar geniştir. Bu kadar fazla yetkiye sahip bir Cumhurbaşkanının bulunduğu ülkede yürütmenin iki başlı hale gelmesi ve bu iki baş arasında iktidar çatışmasının yaşanması kaçınılmazdır. 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra bu çatışma sürekli yaşanmıştır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinin azaltılarak, bunların ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtılması parlâmenter sistemin normalleşmesi bakımından gereklidir. Cumhurbaşkanının yetkilerinin düzenlenmesinde parlâmenter rejim ilkeleri, yetki ve sorumluluğun paralelliği kuralı ve 1961 Anayasasınca benimsenen sistem esas alınmıştır.
Bu çerçevede 1982 Anayasasının 104 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir” cümlesi çıkarılmıştır. Bu yetki çok geniş ve belirsiz olduğu gibi, hangi yöntemlerle yerine getirileceği de açık değildir. Bu nedenle böyle bir cümleye maddede yer verilmemiştir.
1982 Anayasasının 104 üncü maddesinde sayılan diğer yetkilerin bir bölümü Anayasanın ilgili maddelerinde zaten mevcut olduğundan, bir bölümü de parlâmenter rejim ilkelerine uygun olarak kaldırıldığından, bu maddede ayrıca sayılmalarına gerek görülmemiştir.
Aynı ilkeler uyarınca, ikinci fıkrada Cumhurbaşkanının sadece Genelkurmay Başkanı, vali ve büyükelçilerin atanmalarına ilişkin Bakanlar Kurulu kararnamelerini imzalayacağı, bunun dışında hangi kararnameleri imzalayacağının kanun tarafından düzenleneceği belirtilmiştir. Böylece, yürütme organının sorumlu kanadı olan Bakanlar Kurulunun konumu güçlendirilmiştir.
Diğer yandan, Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler, Batı örneklerinde olduğu gibi tahdidî olarak sayılarak, tartışma yaratabilecek belirsizliklere son verilmiştir.

Madde 82- 1982 Anayasasında yer alan Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemlere karşı yargı yolunun kapalı olduğuna dair hüküm, Cumhuriyetin değiştirilemez niteliklerinden biri olan hukuk devleti ilkesine aykırı olduğu için benimsenmemiştir.
İkinci fıkrada Cumhurbaşkanının Yüce Divana sevkedilmesi durumunda görevinin sona ereceği belirtilmek suretiyle, bu konudaki belirsizliklere ve gereksiz tartışmalara son verilmiştir. Ayrıca Cumhurbaşkanının sorumluluğu konusunda hangi suçların vatana ihanet suçu teşkil edeceğinin kanunla belirlenmesi öngörülerek, suç ve cezaların kanunîliği ilkesine uygunluk sağlanmıştır.
Üçüncü fıkrada Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından dolayı yasama dokunulmazlığı hükümlerine tâbi olacağı hükme bağlanarak mevcut belirsizlik ortadan kaldırılmıştır.

Madde 83- 1982 Anayasasının Cumhurbaşkanlığı makamının seçim dışındaki sebeplerle boşalması durumundaki vekâleti düzenleyen 106 ıncı maddesi, “vekillik” yerine “vekâlet” kelimesinin kullanılması dışında, aynen korunmuştur.

Madde 84- Maddede, parlâmenter rejimlerde yürütmenin yetkili ve sorumlu kanadı olan Bakanlar Kurulunun kuruluşu düzenlenmektedir. Anayasa geleneğimizde Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından milletvekili olanlar arasından atanmaktadır. Önceki anayasalarda olduğu gibi, burada da hangi milletvekilinin Başbakan olarak atanacağına dair ayrıntılı düzenlemeye gidilmemiştir. Cumhurbaşkanının Meclis çoğunluğuna sahip siyasî partinin genel başkanına hükümeti kurma görevi vermesi anayasal teamüldür. Başbakanın atanmasında temel kriter, atanan milletvekilinin genel seçimler sonrası oluşan parlâmentoda çoğunluk iradesini temsil etmesi ve bu anlamda güvenoyu alma sorununun bulunmamasıdır.
Bakanların Cumhurbaşkanınca atanacağına dair kural, parlâmenter rejimin devlet başkanlarına tanıdığı sembolik görevlerden biridir. Bakanların belirlenmesinde yetki ve sorumluluk tamamen Başbakana aittir. 1982 Anayasasının Bakanlar Kurulunda milletvekili olmayan kişilerin de bakan olarak görevlendirilebileceğine dair hükmü, parlâmento dışında bulunan uzmanlardan da yararlanmayı mümkün kıldığı için, aynen korunmuştur.

Madde 85- Önceki anayasalarda yer alan Bakanlar Kurulunun göreve başlaması ve güvenoylamasına ilişkin hükümler, burada da aynen korunmuştur.
Güvenoyu, parlâmenter rejimin temel kavramlarından biri olup yürütmenin yasama karşısındaki sorumluluğunu ve hesap verebilirliğini ifade etmektedir. Yasama organının anayasal denetim yollarıyla hükümeti denetleyebilmesi için öncelikle Bakanlar Kurulunun programını tartışıp ona güvenoyu vermesi gerekmektedir. Diğer yandan güvenoylaması, hükümetin izleyeceği temel politikalar konusunda parlâmentoyu bilgilendirmesi ve bu politikaların hayata geçirilmesi için ondan yetki alması olayıdır. Zira, Bakanlar Kurulunun görevde kalması ve politikalarını uygulayabilmesi, kanun koyucu organdan alacağı desteğe bağlıdır.

Madde 86- 1961 ve 1982 Anayasalarının paralel hükümleri aynen korunmuştur. Başbakanın görev esnasında bakanlarıyla değerlendirme yaptıktan sonra güvenoyu istemesi, hükümetin güven tazelemesi ve dolayısıyla güç kazanması için başvurulabilen yollardan biridir. Yasama organı açısından da bu, hükümeti sorgulayıp hesap sormanın müsait bir zeminidir. Diğer yandan, güven isteminin reddinin üye tamsayısının salt çoğunluğuyla mümkün olması, siyasî istikrarsızlıkları önlemeye dönük bir düzenlemedir.

Madde 87- Önceki anayasalarda da yer alan bu madde muhafaza edilmiştir.

Madde 88- Bu madde bakanlıkların kurulması ve kaldırılması ile görev ve yetkilerinin kanunla düzenleneceğine dair 1982 Anayasasının 113 üncü maddesindeki hükmü muhafaza etmektedir. Ancak, bakanlıkların “teşkilât yapısı”nın, 1961 Anayasasının 106 ncı maddesinde olduğu gibi, “kanunun koyduğu esaslara göre” düzenlenmesine imkân verilmiştir. Böylece bakanlıkların birimlerinin ve bakanlık teşkilâtına ilişkin diğer hususların, kanunun öngördüğü esaslara göre düzenleyici işlemlerle belirlenmesi ve düzenlenmesi mümkün olacaktır.

Madde 89- Bu maddenin amacı, Anayasanın 54 üncü maddesi çerçevesinde Meclis seçimlerinin Cumhurbaşkanınca yenilenmesi durumunda tarafsız bir Bakanlar Kurulunun yönetiminde ülkenin seçime götürülmesini sağlamaktır.
Önceki anayasalarda yer alan seçimlerden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlarının çekilmesine ve yerlerine Başbakanca bağımsız kişilerin atanmasına dair hükme bu maddede yer verilmemiştir. Bunun temel sebebi, böyle bir tedbirin iletişim ve güvenlik teknolojisinin geliştiği günümüzde anlamını yitirmiş olmasıdır.

Madde 90- 1982 Anayasasının 117 nci maddesinde yer alan Genelkurmay Başkanının savaşta Başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanı namına yerine getireceğine ilişkin ibareye yeni düzenlemede yer verilmemiş ve Genelkurmay Başkanının atanma usulü Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenleyen maddede belirtildiğinden burada tekrarlanmadan 1982 Anayasasındaki düzenleme korunmuştur.

Madde 91-
Birinci Alternatif: Başbakanın Başkanlığı
Millî Güvenlik Kurulu, 1961 Anayasası ile kurulduğundan bu yana eleştirilerin odağında olmuştur. Kurulun tamamen kalkmasını isteyenler olduğu gibi güçlendirilerek muhafazasını savunanlar da bulunmaktadır. Özellikle ABD’deki 11 Eylül terör saldırılarından sonra, güvenlik kavramının kuşatıcı bir şekilde gelişmesi, bu tür kurumların muhafazası yönündeki eğilimleri de güçlendirmiştir. Bulgaristan, Romanya ve Polonya gibi bazı ülkelerin nispeten yeni sayılabilecek anayasalarında benzer işleve sahip kurumlar öngörülmektedir. Ancak bu anayasalar, millî güvenlik ya da millî savunma kurullarının genel işlevini belirtip bunların yapısı ve işleyişiyle ilgili düzenlemeleri kanuna bırakmaktadır. Bu kurulların oluşumunda ve işleyişinde sivil siyasî irade hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirleyicidir. En önemlisi, demokratik ülkelerde bu tür kurullar, siyasal sorumluluğa ve hesap verebilirlik özelliğine sahip hükümet ya da devlet başkanlarının başkanlığında toplanmaktadır.
Esasen bu durum normaldir, çünkü parlâmenter demokrasilerde millî güvenlik politikalarını belirleme ve uygulama yetkisi hükümetlere aittir. Nitekim ülkemizde de “millî güvenliğin sağlanmasından … Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.” Bu nedenle, millî güvenlik konusunda hükümete istişarî nitelikte görüş sunan Millî Güvenlik Kurulunun başkanının Başbakan olması, parlâmenter rejimin esaslarına daha uygundur.
Diğer yandan, parlâmenter sistemin öngördüğü yetkilerin çok ötesinde yetkilere sahip kılınan Cumhurbaşkanının ülkenin en etkili anayasal kurumlarından birine de başkanlık ediyor olması, siyasal sistem içindeki ağırlığını iyice artırmaktaydı. Başbakanın Millî Güvenlik Kuruluna başkanlık etmesi, Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılmasından sonra mantıksal bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ayrıca, Millî Güvenlik Kurulunun Başbakanın başkanlığında toplanan istişarî bir organ olarak yeniden düzenlenmesi, kuruluşundan beri bu kurulun demokratik meşruiyetine yönelik eleştirileri de bir ölçüde ortadan kaldıracaktır.
Millî Güvenlik Kurulunda Jandarma Genel Komutanına yer verilmeyerek, bu konuda 1961 Anayasasına dönülmüştür. Bunun sebebi, Jandarma Genel Komutanlığının esasen kolluk hizmeti gören bir birim olması ve bu yönüyle İçişleri Bakanlığına bağlı olmasıdır. Hem Jandarma Genel Komutanının hem de Emniyet Genel Müdürünün amiri olan İçişleri Bakanının Kurulda bulunması yeterli görülmüştür.
Dördüncü fıkrada, Başbakanın başkanlığının doğal sonucu olarak, Kurul gündeminin Genelkurmay Başkanının önerileri dikkate alınarak Başbakan tarafından belirleneceği belirtilmiştir.

İkinci Alternatif: Cumhurbaşkanının Başkanlığı
Asker ve sivil üyelerden oluşan Millî Güvenlik Kurulu, ülkenin millî güvenlik ile ilgili meseleleri hakkında karar almaya yetkili kılınmış bir organdır. Kurulun, gerek Anayasa gerekse kuruluş kanununun gereği olarak düzenli aralıklarla toplanması, askerî makamlarla seçilmiş sivil yöneticiler arasında millî güvenlik meseleleri üzerinde görüş alış-verişine ve diyaloga olanak sağlamaktadır. Bilindiği gibi, Millî Güvenlik Kurulunun anayasal bir organ olarak muhafazası gerek iç kamuoyunda gerekse uluslararası kamuoyunda temsilî demokrasinin esaslarıyla bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Böyle olmakla birlikte ülkenin içinde yer aldığı coğrafyanın güçlükleri bu tür bir kurulun muhafazasını gerektirmektedir. Bu yüzden, Kurulun anayasal bir organ olarak varlığını sürdürmesine ihtiyaç vardır. Kurulun yapısı ile temsilî demokrasinin gereklerini bağdaştırmak amacıyla 2001 yılında 1982 Anayasasının 118 inci maddesinde köklü sayılabilecek değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler sayesinde Kurulun sivil üyelerine askerî üyeler karşısında çoğunluk sağlanmıştır. Bu, Kurul kararlarında sivil iradenin ağırlıklı olduğu sonucunu yaratmaktadır. Öte yandan, gene aynı değişikliklerle Kurul kararlarının istişarî niteliği şüpheye yer bırakmayacak bir açıklıkla ifade edilmiştir. Bu nedenle, Kurulun yapısı ve kararlarının niteliğine ilişkin 2001 Anayasa değişiklikleriyle yetinilmesinde isabet vardır.
Üçüncü fıkra, 1961 Anayasasının aynı konudaki 111 inci maddesinin orijinal hükmünden mülhem olarak hazırlanmıştır. Bu fıkra Kurul kararlarının içeriği ile ilgili olarak esaslı bir değişiklik getirmemekte, sadece bu kararların içerik ve niteliğini daha yalın olarak tanımlamaktadır.

Üçüncü Alternatif:
Değişen şartlara göre Millî Güvenlik Kurulunun yapısında ve işleyişinde hızlı değişiklikler yapmak gerekebilmektedir. Nitekim Avrupa Birliğine üyelik sürecinde Kurulun hem oluşumunda, hem de işleyişinde değişiklikler yapılması gerekmiştir. Bu esnekliği sağlamak amacıyla, Millî Güvenlik Kurulunun genel işlevi belirtilerek diğer hususlar kanuna bırakılmıştır. Nitekim, Bulgaristan, Romanya ve Polonya anayasaları da, millî güvenlik ya da millî savunma kurullarının genel işlevini belirtip, bunların yapısı ve işleyişiyle ilgili düzenlemeleri kanun koyucuya bırakmışlardır.

Madde 92- 1982 Anayasasının 123 üncü maddesi aynen korunmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinin üniter devlet yapısının bir gereği olarak, idarî teşkilâtlanmasının da idarenin bütünlüğü ilkesine göre kurulması gerektiği açıktır.
Buna karşılık, idarî teşkilâtlanmadaki bütünlüğün mutlaka her idarî görevin merkezden yerine getirileceği, diğer bir deyişle bütün devlet fonksiyonlarının merkeziyetçi bir yapı içinde icra edileceği düşünülmemelidir. Devletin yerine getirmekle yükümlü olduğu görevlerin nicelik ve nitelik itibariyle ciddî artışlar gösterdiği günümüz dünyasında, pek çok görevin merkezî idarenin dışındaki kurum ve kuruluşlarca yerine getirilmesi zorunludur. Bu nedenle, belli bir kamu hizmetinin yerine getirilmesini ülke çapında gerçekleştirecek özerk birimler ile belli bir yörenin ihtiyaçlarını doğrudan o yöredeki insanların katılımı ile karşılayacak idarî kurum ve kuruluşlara ihtiyaç vardır. Bu bakımdan, merkezî idare ile onun dışındaki hizmet yerinden yönetim kuruluşlarını ve mahallî idareleri, kamu tüzel kişiliği ilkesine uygun olarak, yerinden yönetimi mümkün kılacak biçimde yapılandırmak gerekmektedir.
Bu yapılanmanın idarenin bütünlüğünü bozmaması için ve idarenin kanunla düzenleneceği hükmünün de bir uzantısı olarak, kamu tüzel kişiliğinin ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulacağı hükme bağlanmıştır.

Madde 93- İdarenin kanunla düzenleneceği ilkesinin bir sonucu olarak, düzenleyici işlem yapma yetkisi, idareye ancak kanunların uygulanmasını sağlamak amacıyla ve kanunlara aykırı olmamak şartıyla verilebilmekte ve bu yetkinin yönetmelik çıkarma biçiminde, Bakanlar Kurulu, Başbakanlık, bakanlıklar ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından kendi görev alanlarıyla ilgili olarak kullanılabileceği hükme bağlanmaktadır.
Buna ek olarak, idarenin kanunîliğinin ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesinin teyidi anlamında, önceden kanunla düzenlenmemiş konularda yönetmelik çıkarılamayacağı tasrih edilerek idarenin düzenleyici işlem yapma yetkisinin aslî bir yetki niteliğinde olmadığı açıkça vurgulanmaktadır.

Madde 94- Hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olan idarenin hiçbir eylem ve işleminin yargı denetimi dışında bırakılamayacağı esası, 1961 Anayasasının 1971 değişikliklerinden önceki şekliyle açıkça vurgulanmaktadır. Buna uygun olarak, 1982 Anayasasının 125 inci maddesinde yer alan Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askerî Şura kararlarının yargı denetimi dışında olduğu yönündeki hükümlere bu düzenlemede yer verilmemektedir.
Hukuka bağlı idarenin özel gereklerinden en önemlisi olan yargı denetimini düzenleyen bu ifadeden hemen sonra ise, çağdaş devlet düzenlerinde yaygın olarak yer alan idarî sözleşmelerin özel bir tipi olan kamu hizmeti imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinde mahkeme yerine tahkime gidilebileceğine bir istisna olarak yer verilmek suretiyle, idareye bu istisna ile sınırlı olarak kamu hukuku kalıplarının dışına çıkarak daha serbest bir biçimde davranma imkânı getirilmek istenmiştir.
Üçüncü fıkra yargısal denetimde çok önemli bir ilkeyi düzenlemektedir. Yaşanan tecrübeler ülkemizde gerek idarî yargı gerekse anayasa yargısı alanlarında, yargı mercilerinin zaman zaman hukuka uygunluk denetimi yapmak yerine, yerindelik denetimine yöneldiklerini göstermektedir. Oysa bilindiği gibi, hukuk devleti, yasama ve yürütme organları ile idarî makamlar kadar yargının da hukukun sınırları içinde hareket etmekle yükümlü olduğu anlamına gelmektedir. Hukuk devleti ilkesinin gereği olan yasama ve yürütme organlarıyla idarî makamların tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olması, ancak bu denetimin hukuka uygunluk denetimi ile sınırlı kalması halinde mümkün olabilir. Bu nedenle, yargı organlarının yerindelik denetimine yönelmeleri de bir hukuk devleti ihlâlidir. Öte yandan, yerindelik denetimi, denetime tâbi olan işlemi yapmaya yetkili olan organ veya makamın takdir yetkisinin incelenmesi anlamına gelmektedir. Oysa yargı organları kendi yetki sahalarında bulunan işlemleri ancak bu işlemlerin üzerindeki hukuk normlarına uygunluk yönünden denetleyebilirler. Hukuka uygunluk denetiminin sınırları aşılarak yerindelik denetiminin yapılması, denetime tâbi işlemi yapmaya yetkili organ veya makamın takdirinin denetlenmesi, temsilî demokrasi anlayışı ile de çelişmektedir. Bütün bu sebeplerle, idarî yargı mercilerinin yapacağı denetimin “hukukîlik”le sınırlı olduğu, yargı organlarının yerindelik denetimi yapamayacakları açıkça hükme bağlanmaktadır.
Dördüncü fıkrada, hukuk devleti ilkesinin gerçekten anlam kazanabilmesi için anlamlı bir müessese olan ve yargı kararının gecikmesi halinde ortaya çıkabilecek haksızlıkları önlemeyi amaçlayan “yürütmeyi durdurma kararı”nın şartları ve sınırları düzenlenmektedir.
Beşinci fıkrada ise, idarenin sorumluluğunun anayasal esasları belirlenmekte ve kişisel kusuru ile idarenin sorumluluğuna yol açan kamu görevlisine karşı idarenin rücu edebileceği hususuna yer verilmektedir.

Madde 95- 1982 Anayasasının 126 ncı maddesindeki düzenleme aynen muhafaza edilmiştir.
Kaynağı çok eskiye uzanan ve Türkiye’nin tarihî birikiminde önemli bir yeri bulunan kamu idaresinde merkeziyet ilkesi, en önemli yönüyle, merkezî idarenin Başkent ve taşra teşkilâtı arasındaki hiyerarşik ilişkiyi ifade etmektedir. Bu ilişkinin en önemli dezavantajlarından biri, tüm yetkilerin Başkentte toplanmasından kaynaklanan ve idarenin işleyişini güçleştiren ve ağırlaştıran usullerin varlığıdır. Bunu aşabilmek için il idaresinde yetki genişliği ilkesi, eski Anayasalarımızda olduğu gibi korunmuş ve ayrıca merkezî idarenin ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara ve kamu hizmetlerinin görülmesinde, verimlilik ve uyumu hedefleyerek yeni yönetim birimleri oluşturmasına anayasal dayanak sağlanmış olmaktadır.

Madde 96- 1876 Kanunu Esasîsinden beri yerleşmiş olan ve sosyolojik bir varlık kazanmış bulunan mahallî idarelerin, aynı zamanda çağdaş kamu idaresinde demokratik geleneğin temellerini de oluşturduğu bilinmektedir. Madde, bu tarihî ve sosyolojik gerçekliği yeniden düzenlerken eski anayasalarımızdaki esasları, bazı ifade zayıflıklarını gidermiş olmakla beraber korumuştur.
Ayrıca, yeni düzenlemede, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin beş yıl yerine dört yılda bir yapılması hükmüne paralel olarak, mahalli idareler seçimlerinin de dört yılda bir yenilenmesi öngörülmektedir.
Son fıkrada mahallî idarelere kendi gelir kaynaklarını oluşturma imkânı vermeye açık ve dolayısıyla daha geniş bir ademi merkeziyet alanı sağlamak amaçlanmıştır.

Madde 97- Türkiye’nin kamu idaresinde öteden beri süregelen memur, işçi ve sözleşmeli personel gibi kamu görevlileri arasındaki statü farklılıklarını adlandırma ve düzenleme ile ilgili sorunlar, yeni mevzuat hükümlerinde kamu hizmeti görevlileri kavramıyla karşılanmaktadır. Madde, 1982 Anayasası ile benimsenmiş olan bu terimi ve hukukî düzenlenişini korumakla birlikte, sözleşmeli personeli ve işçileri de memurlar ve diğer kamu görevlileri ile birlikte ayrıca ve açıkça zikretmiştir.
1982 Anayasasının 128 inci maddesinin gerekçesinde, dolaylı biçimde de olsa memur tanımı yapılmasından kaçınıldığı; böyle bir tanımın unsurlarının açık ve kesin bir şekilde Anayasada verilmesi mümkün görülmediğinden, kamu hizmeti görevlilerinin çalıştırılma biçimlerine göre kendi içinde ayrılmasının kanun koyucuya bırakıldığı belirtilmekle birlikte, bu alanda yapılan pek çok kanunî düzenleme, anılan maddede yer verilen “genel idare esaslarına göre” ve “aslî ve sürekli” ibareleri sebebi ile iptallerle karşılaşmış ve uygulanamamıştır. Bu sebeple, mezkûr ifadelere maddede yer verilmemesi sağlıklı bir kanunî düzenleme için zorunludur.
Bu düzenlemede zaten kamu tüzelkişilikleri olduğu için 1961 Anayasasında maddede sayılmayan, 1982 Anayasasına da, Danışma Meclisinin kabul ettiği metinde bulunmadığı halde Millî Güvenlik Konseyince eklenen, kamu iktisadî teşebbüslerine yer verilmemiştir.
Ayrıca, yukarıda sözü edilen sorunların aşılması için, 1982 Anayasasının 128 inci maddesinin gerekçesinde belirtilen sebeplerle, kamu hizmeti görevlilerinin çalıştırılma şekillerine göre kendi içinde ayrılması tamamen kanun koyucuya bırakılmıştır.

Madde 98- 1982 Anayasasının 129 uncu maddesinde memurlar ve diğer kamu görevlileri için öngörülen Anayasaya ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülüğü, sözleşmeli personeli ve işçileri de kapsayacak şekilde, bütün kamu hizmeti görevlileri için hükme bağlanmıştır.
Maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarındaki ilkeler de sözleşmeli personeli kapsayacak şekilde genişletilerek hukuk devleti ilkesinin gereğinin yerine getirilmesi amaçlanmıştır.
1982 Anayasasının 129 uncu maddesinde yer alan uyarma ve kınama cezalarının yargı denetimi dışında tutulmasına ilişkin hükme, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığından yeni düzenlemede yer verilmemiştir.
1982 Anayasasında memurlar ile diğer kamu görevlileri hakkında ceza kovuşturmasının açılması kural olarak izne bağlanmakta iken, yeni düzenlemede izin şartı sadece kanunla belirlenecek istisnalar için geçerli hale getirilmiştir. Böylece memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında görevleri ile ilgili olarak işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturmasına başlanması için kural olarak herhangi bir idarî merciin izni aranmayacaktır.

Madde 99- 1961 ve 1982 Anayasalarındaki düzenleme esas olarak muhafaza edilmiştir.
Yapılan düzenleme kanunîlik ilkesi ile idarî hiyerarşi ve disiplin zorunluluklarını bağdaştırmaktadır.
1961 ve 1982 Anayasalarında “yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa” hükümlerine aykırılıktan söz edilmesine karşılık, burada madde başlığına da uygun olarak “kanuna” aykırı emirlerin yerine getirilmeyeceği hükme bağlanmıştır. Çünkü madde başlığından da anlaşılacağı üzere, burada maddî anlamda kanun sözkonusudur. Aksinin kabulü ise “Kanunsuz emir” şeklindeki madde başlığının yetersizliği anlamına gelir ki bu doğru değildir.

Madde 100- Getirilen düzenlemeyle, yükseköğretim kurumlarının bilimsel özerkliği ve öğretim elemanlarının akademik özgürlüğü güçlendirilmektedir. 1982 Anayasasının 130 uncu maddesinin yasakçı ve sınırlayıcı yaklaşımı yerine, yükseköğretim kurumlarının bilimsel özerkliğini öne çıkaran ve bu amaçla teminatlar öngören bir düzenleme yapılmaktadır.
İkinci fıkrada, yükseköğretim kurumları ile buralarda görev yapan akademisyenlerin, serbestçe bilimsel araştırma, öğretim, yayın ve açıklama yapabilecekleri belirtilmek suretiyle, akademik hürriyet hem kurumsal hem de bireysel boyutuyla güvenceye alınmıştır.
Üçüncü fıkrada, üniversitelerde daha demokratik bir ortam oluşturmak amacıyla, rektörlerin doğrudan öğretim üyelerince seçilmesi esası benimsenerek Yükseköğretim Kurulu ve Cumhurbaşkanının bu konudaki yetkisi sona erdirilmektedir. 1982 Anayasasının 130 uncu maddesinde Yükseköğretim Kurulunca seçilmesi öngörülen dekanlara ilişkin olarak bir hüküm getirilmemekte; yükseköğretim kurumlarının diğer organları gibi dekanların seçilip atanmalarına ilişkin esaslar da kanuna bırakılmaktadır.
Bu düzenlemelerle yükseköğretim kurumlarımızın çağdaş bir yapıya ve işleyişe kavuşturulması amaçlanmaktadır.

Madde 101- Yapılan düzenlemeyle, üniversite özerkliği ilkesi çerçevesinde Yükseköğretim Kurulunun işlevi koordinasyon ve planlama ile sınırlandırılmaktadır. Yükseköğretim Kurulunun uygulamada etkin bir şekilde çalışabilmesine imkân sağlamak amacıyla, üye sayısı onbir olarak belirlenmektedir. Bakanlar Kurulunun seçeceği üyelerin çoğunluğunun da öğretim üyesi olması öngörülmektedir. Beş üyenin ise farklı üniversite ve yükseköğretim kurumlarından olmak üzere 1982 Anayasasında olduğu gibi, kanunla belirlenen usullere göre üniversitelerce seçilmesi öngörülmektedir. Cumhurbaşkanının üye seçme yetkisi, Cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılması kapsamında sona erdirilmekte ve ayrıca 1982 Anayasasında doğrudan Cumhurbaşkanına ait olan Kurul Başkanını seçme yetkisi Kurulun kendisine verilmektedir.

Madde 102- Bu madde, çeşitli meslekî faaliyetlerin kamu hizmeti niteliği taşıdığı düşüncesinden hareketle ve kanunla birer kamu tüzel kişisi olarak teşkilâtlanmasını sağlamak ve böylece bu tip meslek kuruluşlarının kamu kurumu niteliğini kazanarak yerinden yönetim ilkesine göre çalışabilmelerine, bu çerçevede de seçimle işbaşına gelen organlarının güvenceye kavuşturulmaları bakımından yerinden yönetimdekine benzer biçimde düzenlenmelerine imkân vermektedir.
1982 Anayasasının 135 inci maddesinden farklı olarak, bu maddede meslek kuruluşlarının kuruluş amaçlarına yer verilmemiş ve bunların düzenlenmesi kanuna bırakılmış; ayrıca sorumlu organların görevlerine mahkeme kararıyla son verilmesini gerektiren sebeplerin meslek kuruluşunun amaçları dışında faaliyet göstermeyle sınırlı tutulması yerine kanunlara aykırı faaliyette bulunma şeklinde belirlenmesi öngörülmüştür.

Madde 103- 1961 ve 1982 Anayasalarının yer verdiği Diyanet İşleri Başkanlığı muhafaza edilmiştir. Bu kurumun lâiklik ve siyasî tarafsızlık ilkeleri doğrultusunda hizmet görmesi öngörülmektedir. Bu ilkelere dayanan bir düzende, devlet tüm hizmetlerini din, inanç ve mezhep ayrılığı gözetmeksizin eşitlik ilkesi çerçevesinde yerine getirmelidir. Bu anlamda, Diyanet İşleri Başkanlığı, sadece ülkede çoğunluk dinine ya da bu dinin belli bir mezhebine mensup olanlara değil, tüm inanç gruplarına hizmet sunan bir anayasal kurum olarak faaliyette bulunmak durumundadır.

Madde 104- Olağanüstü hallerin her iki türü ile sıkıyönetimin ilânına yol açan sebepler tek madde halinde düzenlenmektedir. Olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilânı yetkisi, münhasıran Bakanlar Kuruluna bırakılmaktadır. İkinci ve üçüncü fıkralarda sıralanan sebepler millî güvenlikle ilgili olduklarından, bu sebeplerin ortaya çıkması halinde olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilânı kararının, istişarî bir organ olan Millî Güvenlik Kurulunun görüşünün alınmasından sonra verilebileceği kabul edilmektedir. Millî Güvenlik Kurulunun görüşünün, bu Kurulun diğer kararlarında olduğu gibi, bağlayıcı olmadığı ve sadece istişarî nitelikte olduğu açıktır. Her iki yönetim biçiminin de geçici bir tedbir olma özelliği dikkate alınarak, olağanüstü haller için iki aylık, sıkıyönetim için ise dört aylık bir süre öngörülmektedir.

Madde 105- Maddenin birinci fıkrasında, olağanüstü hal ve sıkıyönetime ilişkin usulî düzenlemelere yer verilmektedir.
Olağanüstü hal ve sıkıyönetim, bir hukuk rejimidir. Bu anlayışa uygun olarak, Bakanlar Kuruluna olağanüstü hal ve sıkıyönetim süresince yetki kanununa ihtiyaç duymaksızın kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini veren ve bu kararnameleri yargı denetimi dışında tutan 1982 Anayasasının sistemi terk edilmiştir. Bu maddeyle, olağanüstü hal ve sıkıyönetimin gerektirdiği düzenlemeler kanuna bırakılmaktadır. Ancak, bu amaçla çıkarılacak kanunda, olağanüstü haller ile sıkıyönetimin ilânını gerektiren sebeplerin ağırlığı ve derecesi dikkate alınarak, her biri için ayrı yükümlülükler ve düzenlemeler öngörülecektir.

Madde 106- Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesinin temel amacı, mahkemelerin tarafsızlığını sağlamaktır. Dolayısıyla, asıl amaç tarafsızlıktır. Asıl amaç olan tarafsızlığa Anayasada yer vermek, onun önem ve ağırlığına vurgu yapmak, araç olan bağımsızlığı da güçlendirecektir. Bu sebeple, gerek bu maddenin başlığında ve normatif kısmında, gerekse yargı bölümündeki diğer maddelerde, tarafsızlık ilkesi, bağımsızlık ilkesiyle birlikte anılmıştır.
1982 Anayasasının paralel hükmünde yer alan “Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak” ibaresi, “hukuka uygun olarak” biçiminde kısaltılmıştır. Bununla, “hukuk” kavramının kapsayıcılığının vurgulanması ve mevcut hükümdeki sıralamanın normlar hiyerarşisi bakımından uygun olmayan ifadesine son verilmesi amaçlanmıştır.
Yargının, yasama organı karşısında bağımsızlığını teminat altına alma amacını taşıyan üçüncü fıkradaki yasaklayıcı düzenleme, yasama organında oluşturulan araştırma ve soruşturma komisyonlarının faaliyetlerini kapsamamasına karşın, aksi yönde anlaşılmalara ve tartışmalara mahal vermemek amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisindeki araştırma ve soruşturma komisyonlarının faaliyetlerinin bu hükmün dışında olduğu açıkça belirtilmiştir.
Maddede yapılan son bir yenilikle, 1982 Anayasasının 138 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “yasama ve yürütme organları ile idare” ibaresi çıkarılmış; bunun yerine, “bütün devlet organları” ibaresi eklenmiştir. Böylece, yasama ve yürütme organları ile idare dışında kalan devlet organları da bu direktif mahiyetindeki hükmün kapsamına dahil edilmiştir.
Ayrıca, mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usûllerinin kanunla düzenlenmesinin öngören 1982 Anayasasının 142 nci maddesi aynen korunmuştur.

Madde 107- 1982 Anayasasının 139 uncu maddesi, küçük bir değişiklik dışında, aynen korunmuştur. İlgili maddenin birinci fıkrasında geçen “emekliye ayrılamaz” ibaresi, hâkimler ve savcılar bakımından bir teminat oluşturmaktan uzak olduğundan, bunun yerine “emekli edilemez” ibaresi tercih edilmiştir.

Madde 108- Madde, iki değişiklik dışında, 1982 Anayasasının 140 ıncı maddesi aynen benimsenmiştir. Değişikliklerden ilki, maddenin birinci fıkrasındaki “bu görevler meslekten hâkim ve savcılar eliyle yürütülür” hükmünün çıkarılmasıdır. İkincisi ise, hâkim ve savcılardan idarî görevde çalışanlarla ilgili olan düzenlemenin maddeden çıkarılmasıdır. Anayasada yer alması gereksiz olan bu düzenlemeler kanuna bırakılmıştır.

Madde 109- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı, hukukun üstünlüğü ve demokratik yönetim ilkeleri dikkate alınarak yeniden düzenlenmiştir.
Kurulun yeni yapılandırılmasında, hâkimlik bağımsızlığı ve teminatının görünür güvencesini oluşturan kendi kendini yönetim ilkesi ile korporatizmin olumsuz etkilerinden korunma gerekliliği bağdaştırılmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede, yürütmenin yargıya müdahalesine imkân sağladığı gerekçesiyle yargı çevrelerinde ve kamuoyunda eleştirilen, Adalet Bakanının Kurulun başkanı olması esasına son verilmiştir. Ancak, gerek Kurulda oluşabilecek korporatist eğilimleri önlemek ve gerekse Adalet Bakanlığı ile Kurul arasındaki karşılıklı ilişkilerin sağlıklı bir zeminde sürdürülebilmesini sağlamak amacıyla, Adalet Bakanlığı Müsteşarı, Kurulun tabiî üyesi olarak kabul edilmiştir. Kurul başkan ve başkanvekilinin seçimle belirleneceği esası getirilmiştir.
Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun muadili olan kurullar, yüksek mahkemelerin veya hâkimlerin kendi aralarından seçtikleri üyelerle devlet başkanı veya parlâmentoların seçtikleri üyelerden oluşan karma kurullardır. Bununla sözkonusu kurullasrın demokratik meşruluklarının güçlendirilmesi amaçlanmıştır.
Onyedi asıl ve dört yedek üyeden oluşması öngörülen Kurulun seçimle gelen onaltı asıl ve dört yedek üyesinin belirlenmesinde, 1961 Anayasasının ilk şeklinde öngörülen karma bir sistem benimsenmiş; kurumlar arasında ve yargı mercilerinin kendi içinde dengeli bir dağılım gözetilmiştir. Üyelerden beşinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, beşinin Yargıtay ve Danıştay genel kurullarınca ve altısının da birinci dereceye ayrılmış adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarınca seçilmesi kabul edilmiştir. Meclis tarafından yapılacak üye seçimlerinde iktidar partisinin yegâne belirleyici olmasını önlemek için, nitelikli bir çoğunluk aranmıştır. Kabul edilen bu karma sistemle, hâkim ve savcıların daha demokratik bir şekilde temsilini sağlamak ve Kurulun demokratik meşruluğunu güçlendirmek amaçlanmıştır.
Kurul üyelerinin görev süresi dört yılla sınırlandırılmıştır. Görev süresi dolanların yeniden seçilmeleri esası kabul edilmemiştir. Bu amaçla, Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarınca seçilecek üyelerin altmış yaşını tamamlamış olmaları şartı aranmıştır.
Kurulun toplantı ve karar yeter sayısının düzenlendiği ikinci fıkrada, hâkim ve savcılar hakkında verilecek meslekten ihraç kararlarının, toplantıya katılan üyelerin üçte ikisinin oyu ile alınabileceği kabul edilmek suretiyle, hâkim ve savcıların teminatı güçlendirilmiştir.
1982 Anayasasının paralel düzenlemesinde yer alan ve Kurul kararlarını yargı denetimi dışında tutan yasaklayıcı hüküm, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı için kaldırılmıştır. Kurul kararları idarî işlem niteliğinde olduğundan, bu kararlara karşı idarî yargı yolu açık tutulmuştur.

Madde 110- 1982 Anayasasında öngörülen ve hâkimlik teminatına aykırılık arz ettiği için eleştirilen, hâkim ve savcılar hakkındaki araştırma, inceleme ve soruşturmanın Adalet Bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılması esası terk edilmiştir. Hâkim ve savcıların denetimi, mahkemelerin bağımsızlığı ile hâkimlik ve savcılık teminatı esaslarına uygun olarak, 1961 Anayasasında olduğu gibi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bırakılmıştır.

Madde 111- Askerî yargının görev alanı, sivil kişilerin askerî mahkemelerde yargılanmalarını önleyecek şekilde daraltılarak yeniden düzenlenmektedir. Yeni düzenlemeyle, askerî yargının görev alanı, asker kişilerin askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri askerî suçlarla sınırlandırılmaktadır.
Maddenin ikinci fıkrasında, askerî hâkim ve savcıların özlük işleri ile görevli bulundukları komutanlıkla olan ilişkilerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına uygun olarak kanunla düzenleneceği belirtilerek, askerî hâkim ve savcılar anayasal teminata kavuşturulmaktadır.

Madde 112- Anayasa Mahkemesi, bu yöndeki kurumsal ve toplumsal beklentiler dikkate alınmak suretiyle özellikle üye oluşumu ve görevleri bakımından yeniden yapılandırılmıştır. Bu yapılırken, Anayasa Mahkemesinin 2004 yılında kamuoyuna açıkladığı anayasa değişikliği önerisinden, farklı kurumların zaman zaman bu yönde hazırladıkları anayasa tekliflerinden ve karşılaştırmalı anayasa yargısının sunduğu bilgilerden yararlanılmıştır.
Yapılan düzenleme ile Mahkemenin üye sayısı artırılarak asıl üye yedek üye ayrımına son verilmiştir. Anayasa Mahkemesinin önerisi de dikkate alınmak suretiyle üye sayısı onyedi olarak belirlenmiştir. Bu sayı Avrupa ülkelerindeki ortalamaya yakındır. Anayasa mahkemelerinin üye sayısı, Almanya’da 16, Avusturya’da 14 (+ 6 yedek), Belçika’da 12, İspanya’da 12, İtalya’da 15, Polonya’da 15 ve Rusya’da 19’dur.
Kelsen’in ifadesiyle, bir anlamda “negatif yasa koyucu” olarak işlev gören anayasa mahkemelerine yasama organlarının üye seçmesi bu kurumun demokratik meşruiyetini sağlamak bakımından kaçınılmaz bir gerekliliktir. Nitekim, anayasa yargısına yer veren demokratik ülkelerin neredeyse tamamında parlâmentolar anayasa mahkemelerine önemli ölçüde üye seçmektedir. Bu ülkelerde üyelerin seçimi konusunda iki temel yöntem vardır. Birincisi, üyelerin tamamının yasama organı tarafından seçilmesidir. Örneğin Almanya, Macaristan ve Polonya’da anayasa mahkemesi üyelerinin tamamını parlâmento seçmektedir. Üye oluşumundaki ikinci yöntem ise, üyelerin yasama, yürütme ve yargı organları tarafından seçilmesidir. Örneğin Avusturya, Portekiz, İspanya ve İtalya anayasa mahkemelerinin üyeleri karma yöntemle belirlenmektedir. 1961 Anayasası da özellikle, İtalya modelinden esinlenerek, Anayasa Mahkemesi üyelerinin yasama, yürütme ve yargı organları tarafından seçilmesini benimsemişti.
Bu madde de 1961 Anayasasında olduğu gibi, karma yöntemi benimsemiştir. Ancak, 1961 Anayasasından farklı olarak, yürütme organının sorumsuz kanadı olan Cumhurbaşkanına tanınan iki üyenin seçimi yetkisi yasama organına bırakılmıştır. Buna göre, Anayasa Mahkemesi üyelerinin dokuzu yargı organları tarafından kendi üyeleri arasından, sekizi de yasama organı tarafından belli nitelikleri sahip kişiler arasından doğrudan seçilmektedir.
Diğer yandan, Türk Anayasa Mahkemesinin Avrupa’daki diğer anayasa mahkemeleriyle karşılaştırıldığında ciddî bir akademisyen üye açığı yaşadığı söylenebilir. Bu açığı belli ölçüde kapatmak amacıyla, yasama organının seçeceği üyelerden en az üçünün anayasa hukuku, kamu hukuku veya siyaset bilimi alanlarında çalışan profesör olması zorunluluğu getirilmiştir.
Mahkeme Başkanı ve Başkanvekilinin görev süreleri de en fazla iki dönemle sınırlandırılmıştır.

Madde 113-Anayasa Mahkemesi üyelerinin emeklilik yaşına kadar görevde kalması, mahkemenin yenilenememesi ve gelişmelere ayak uyduramaması gibi birtakım sakıncalara yol açabilmektedir. Nitekim Avrupa’da anayasa yargısına yer veren ülkelerin neredeyse tamamında anayasa mahkemesi üyelerinin görev süreleri sınırlıdır. Bu süre, Almanya ve Rusya’da 12 yıl, Fransa, İspanya, İtalya, Portekiz, Polonya, Macaristan, Romanya ve Slovenya’da ise 9 yıldır. Bu ülkelerin Macaristan hariç tamamında üyeler, bir defaya mahsus seçilebilmektedir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 14 üncü Protokolün 2 nci maddesi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlarının 9 yıllığına ve bir defaya mahsus seçilmesini öngörmektedir. Bu sebeplerle, ülkemizde de Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir defaya mahsus olmak üzere ve dokuz yıllığına seçileceği hükmü getirilmektedir.

Madde 114- Birinci fıkrada yetki kanunları ve kanun hükmünde kararnameler üzerindeki denetimin Anayasanın 68 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki hususlara uygunlukla sınırlı olduğu vurgulanmıştır. Bununla, Anayasa Mahkemesinin “hukukîlik denetimi”nden uzaklaşarak “yerindelik denetimi” yapmasının önlenmesi amaçlanmıştır.
Yeni düzenleleme ile getirilen en önemli yeniliklerden biri, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün sadece “öndenetim” (a priori) yoluyla denetlenebileceğine dair hükümdür. İhdas edildiği andan itibaren “bastırıcı” (a posteriori) denetim yöntemi benimsenen anayasa yargımızda, İçtüzüğün öndenetimi istisnaî bir düzenleme olarak ortaya çıkmaktadır. Bu düzenlemeye gidilmesinin sebeplerinden biri, kanunlardan farklı olarak Meclis İçtüzüğünün sadece parlâmento çalışmalarını düzenleyen kurallar içermesidir. Nitekim, Avrupa’da Romanya ve Macaristan gibi birkaç ülke hariç, parlâmento içtüzüklerinin anayasallık denetimi yapılmamaktadır. Bu sebeple, Meclis İçtüzüğü gibi son derece teknik ve özel bir usulî metnin “eylemli ihdas” ya da “eylemli değişiklik” gibi adlandırmalar altında sürekli denetlenebilir hale getirilmesi demokratik esaslarla bağdaşmamaktadır. Bununla birlikte, İçtüzük değişikliği yapıldıktan sonra öndenetim yoluyla Anayasaya aykırılığın ileri sürülebilmesi yasama organına muhtemel eksiklikleri giderme fırsatı verecektir. Bu denetimden sonra, artık herhangi bir gerekçeyle ya da isimle İçtüzüğün Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyecektir. haber7

Madde 115- Anayasa Mahkemesinin her zaman üye tamsayısı ile toplanamaması ihtimali karşısında, toplantı yeter sayısı onüç olarak belirlenmiştir. Mahkeme, anayasa değişikliklerinde iptal ve siyasî parti davalarında kapatma kararlarını, bu kararların önemine ve doğuracağı sonuçların ağırlığına binaen, ancak üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla verebilir. Nitekim, maddenin 2001 öncesi halinde de anayasa değişikliklerine ilişkin iptal kararlarının Mahkemenin üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile alınabileceği belirtilmekteydi. Bunun bir sebebi de, Anayasa değişikliğine ilişkin kanunların halkoylamasına sunulmadan kabul edilebilmesi için TBMM üye tamsayısının üçte ikisi tarafından kabul edilmesi gerektiğine dair anayasal hükümdür.
1982 Anayasasının 149 uncu maddesinin son fıkrasındaki yargılama usulüne ilişkin hükümlere kanunla düzenlenebilecek nitelikte olduğu için yeni düzenlemede yer verilmemiştir. Ancak, siyasî parti davalarında parti genel başkanının veya temsilcisinin dinlenmesi savunma hakkının bir gereği olduğu için muhafaza edilmiştir.

Madde 116- Bu madde, Anayasa Mahkemesine iptal davası açabilecekleri Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda biri oranındaki milletvekilleri olarak belirlemiştir. 1982 Anayasasının 150 nci maddesindeki iktidar partisi veya koalisyon halinde en fazla üyeye sahip iktidar partisinin iptal davası açabileceğine dair hükümlere, parlâmenter sistemin mantığına aykırı olduğu için yer verilmemiştir. İktidar partisi, zaten iptal davasına konu kuralların çıkarılmasında doğrudan ya da dolaylı olarak belirleyici olmaktadır. Kendi çıkardığı kuralların Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal davası açabileceği düşüncesi de mantıksızdır. Diğer yandan, anamuhalefet partisinin elinden iptal davası açma yetkisi de alınmış değildir. Mecliste üye tamsayısının en az onda biri oranında milletvekiline sahip her siyasî parti, milletvekilleri eliyle bu yetkiyi kullanabilecektir. Ayrıca, farklı siyasî partilere mensup milletvekillerinin de bir araya gelerek iptal davası açabilmesi mümkündür. 1982 Anayasasının 150 inci maddesinde Meclis üye tamsayısının en az beşte biri oranındaki milletvekillerine tanınan iptal davası açma yetkisi, bu düzenlemeyle üye tamsayısının onda birine düşürülerek kolaylaştırılmıştır. Böylece en az yüzon milletvekilinin imzasıyla iptal davası açılabilirken, yeni düzenlemeye göre ellibeş milletvekilinin imzasıyla iptal davası açılabilecektir. Siyasî parti grupları yerine belli sayıdaki milletvekillerine dava açma yetkisinin verilmesi, Anayasa Mahkemesini vereceği kararlarda bir partinin lehine ya da aleyhine davrandığı gibi yersiz ithamlardan da kurtaracaktır. Bunun en azından psikolojik bir boyutu olduğu söylenebilir.
Meclis İçtüzüğünün ön denetim yoluyla incelenmesini isteme yetkisi, Cumhurbaşkanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının onda biri oranındaki milletvekillerinin yanısıra Meclis Başkanına da tanınmıştır.
İkinci fıkrada, dava açma süreleri esas bakımından Anayasaya aykırılık davalarında altmış gün, şekil sakatlığı ve İçtüzük öndenetiminde ise on gün olarak belirlenmiştir. İçtüzükle ilgili süre, öndenetime konu hükmün Meclis Genel Kurulunda kabul edildiği günden itibaren başlamaktadır.

Madde 117- 1982 Anayasasının 152 nci maddesinin “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” şeklindeki uzun başlığı terk edilerek, uygulamada daha çok kullanılan bir kavram olan “itiraz yolu” benimsenmiştir.
Şekil sakatlığı nedeniyle itiraz yoluna başvurulamayacağına dair hüküm, itiraz yoluyla ilgili tüm hususları aynı maddede toplamak amacıyla, bu maddeye taşınmıştır.

Madde 118- Anayasa Mahkemesinin uygulamada iptal kararlarını gerekçesi yazılmadan açıkladığı sıkça görülmektedir. 1982 Anayasasının 153 üncü maddesindeki “iptal kararları” ibaresinden “iptal” kelimesi çıkarılarak, tüm kararlar için açıklanmadan önce gerekçe yazılması zorunluluğu getirilmiştir. Ayrıca, gerekçesiz kararların “hiçbir surette” açıklanamayacağının belirtilmesiyle, bu konudaki hassasiyet daha da vurgulanmıştır. Kararların, bu hükme rağmen, gerekçesi yazılmadan açıklanması durumunda hüküm ifade etmeyeceği ve uygulama değeri taşıyamayacağı açıktır.
İkinci fıkra hükmü, idarî yargıda olduğu gibi anayasa yargısında da mahkemenin kendisini “hukukîlik denetimi” ile sınırlayıp, yasama organının takdir alanına müdahale anlamına gelen “yerindelik denetimi” yapmaması gerektiğini ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesi, iptal davasına konu bir hükmü denetlerken bu hükmün Anayayasa uygunluğunu inceler ve sonuçta kuralın iptaline ya da iptal isteminin reddine karar verebilir. Anayasa Mahkemesinin bunun ötesinde yorum yoluyla yeni bir uygulamaya yol açacak bir hüküm tesis etmesi zaten söz konusu olamaz. Bu anlamda Mahkemenin yorumlarından ve gerekçelerinden iptale dair hükmün dışında bağlayıcı hükümler çıkarmanın hiçbir geçerliliği yoktur.
Üçüncü fıkra, yürürlüğün durdurulması kararının şartlarını düzenlemektedir. 1982 Anayasasında belirtilmediği halde, uygulamada Anayasa Mahkemesinin 1993 yılından itibaren “içtihadî yetki” ile yürürlüğü durdurma kararları verdiği bilinmektedir. Sonradan telafisi imkânsız bazı durumlarda bu tür kararların verilmesi kişilerin mağduriyetini önlemek bakımından gerekebilir. Nitekim, Almanya ve Belçika başta olmak üzere bir çok ülkenin anayasa mahkemeleri belli şartlar altında yürürlüğü durdurma kararı verebilmektedir. Ancak, bu yetkinin yasama iradesini tamamen devre dışı bırakacak şekilde cömertçe kullanılmaması gerekir. Bu amaçla, yürürlüğü durdurma kararının (a) telafisi imkânsız bir zararın doğması ve (b) açıkça Anayasaya aykırılık şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda verilebilecek istisnaî nitelikte bir karar olduğu belirtilmiştir. Yürürlüğün durdurulması kararının ancak katılanların üçte ikisinin kabulüyle alınabileceğinin belirtilmesi de aynı amaca yöneliktir. Ayrıca, yürürlüğü durdurma kararından sonra nihaî kararın gecikmesini önleme amacıyla da altmış günlük bir süre sınırı getirilmiştir. Bu da, yürürlüğü durdurulan kuralın iptal edilmemesi durumunda bu kuralın ugulanmamasından doğabilecek telafisi imkânsız zararları engellemeye veya en azından asgarîye indirmeye yönelik bir düzenlemedir.
Maddenin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesinin 2004 yılındaki önerisi dikkate alınarak, Mahkemenin esasa girerek verdiği red kararlarından sonra on yıl geçmedikçe aynı konuda tekrar başvuru yapılamayacağına dair hüküm değiştirilerek, süre beş yıla indirilmiştir. Ayrıca, bu süre Mahkemenin hem iptal davası, hem de itiraz yoluyla yapılan başvurularda verdiği esasa ilişkin red kararlarını kapsayacak şekilde belirlenmiştir. Bu değişikliğin sebebi, on yıllık sürenin, toplumsal, siyasal ve hukuksal gelişmelerin başdöndürücü bir hızla ilerlediği düşünüldüğünde çok uzun olmasıdır.

Madde 119- Yüce Divan görevi, 1961 Anayasasıyla birlikte Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Bu tarihten itibaren de bu durum sürekli bir tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmaya sadece akademisyenler değil, aynı zamanda yüksek yargı organlarının başkanları da taraf olmuşlardır. Yüce Divan görevinin Anayasa Mahkemesine verilmesine yönelik en önemli eleştiri, bu mahkemenin ceza yargılaması yapma ehliyetine sahip bir üye kompozisyonuna sahip olmadığı yönündedir. Buna göre, Yüce Divan yargılaması bir ceza yargılaması olduğu halde, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamı hukukçu değildir, hukukçu olanların da çok azı ceza dairelerinden gelmektedir. Buna karşılık, Anayasa Mahkemesinin ülkenin en yüksek mahkemesi olduğu, dolayısıyla Yüce Divan görevinin bu organa verilmesi gerektiği yönünde de görüşler vardır. Bu tartışmalara son vermek amacıyla karma bir sistem benimsenerek, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyelerinden oluşan bir mahkeme olarak Yüce Divan yeniden düzenlenmiştir.
İkinci fıkrada, Yüce Divanın görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılayabileceği kişiler arasına Meclis Başkanı ile Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları da ilâve edilmiştir.
Dördüncü fıkrada, Yüce Divan kararlarına karşı temyiz yolu açılmıştır. Yüce Divandaki yargılamanın temyizinin olmaması adil yargılanma hakkıyla bağdaşmamaktadır. İnsan hakları sözleşmelerinde ceza yargılamasının iki kademeli olması zorunluluğu açıkça belirtilmektedir. Birleşmiş Milletler Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesinin “adil yargılanma” başlıklı 14 üncü maddesinin beşinci fıkrası gereğince “Bir suçtan ötürü mahkûm olan bir kimse, mahkûmiyetinin ve aldığı cezanın daha yüksek bir yargı yeri tarafından hukuka göre incelenmesini isteme hakkına sahiptir.” Aynı şekilde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 7 Nolu Protokolün 2 nci maddesine göre “Bir mahkeme tarafından cezaî bir suçtan mahkûm edilen her kişi, mahkûmiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır.” Kısacası, adil yargılanma ilkesine uygunluğu sağlamak amacıyla Yüce Divan önündeki yargılama iki kademeli hâle getirilmiştir.

Madde 120- Yargıtay üyeliğine seçimin düzenlendiği ikinci fıkra hükmü, bir yenilik getirmektedir. Üye seçiminin objektif kriterlere bağlı olarak yapılmasını sağlamak amacıyla “özel kanunlarında öngörülen yöntemlerle ölçülen liyakat ve başarı gibi nitelikler dikkate alınarak” ibaresine yer verilmektedir.
Maddede gerçekleştirilen bir başka yenilik, Yargıtay üyeliğinin süreyle sınırlandırılmasıdır. Yargıtay üyelerinin yenilenmesine imkân tanınması için, üyelik, birçok Avrupa Birliği ülkesinde olduğu gibi süreye bağlanmakta ve bu süre dokuz yılla sınırlandırılmaktadır. Görevlerinde başarılı olanların yeniden seçilmelerine imkân tanımak amacıyla, görev süresi dolanların yeniden seçilebilecekleri esası kabul edilmektedir.
1982 Anayasasında Cumhurbaşkanına verilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıvekilini seçme yetkisi, bir yandan parlâmenter rejim kurallarının, diğer yandan da mahkemelerin bağımsızlığı ilkesinin bir gereği olarak kaldırılmaktadır. Bu maddeyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin de Yargıtay üyelerince seçilmesi esası benimsenmektedir.

Madde 121- 1982 Anayasasının 115 inci maddesiyle Bakanlar Kuruluna tanınan tüzük çıkarma yetkisine yeni Anayasa ile son verilmesine paralel olarak, Danıştayın görevlerinin düzenlendiği maddenin ikinci fıkrasında, tüzük tasarılarını inceleme görevine yer verilmemiştir.
Maddenin üçüncü fıkrasında, Danıştay üyelerinin seçimini objektif kriterlere bağlama ve görev süresini sınırlandırma hususlarında, 121 inci maddedeki değişikliklere paralel bir düzenleme öngörülmektedir. Ayrıca, Danıştayın yapısı ve görev alanı dikkate alınarak, üyelerinin dörtte birinin Cumhurbaşkanı yerine Bakanlar Kurulu tarafından seçilmesi esası kabul edilmektedir.

Madde 122- Askerî Yargıtayı mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esasları açısından güçlendirme amacını taşıyan iki değişiklik dışında, 1982 Anayasasının paralel hükmü olan 156 ncı madde aynen korunmuştur. Gerçekleştirilen birinci değişiklikle, Askerî Yargıtay üyelerinin Cumhurbaşkanınca seçilmesi usulüne son verilmiş; üyelerin, Askerî Yargıtay Genel Kurulu tarafından seçilmesi benimsenmiştir. İkinci olarak, 1982 Anayasasının 156 ncı maddesinin son fıkrasında yer alan ve kanun koyucunun, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile hâkimlik teminatına aykırı bir düzenleme yapabilmesine açık kapı bırakan “askerlik hizmetlerinin gereklerine göre” ibaresine bu düzenlemede yer verilmemiştir.

Madde 123- Türk kamu malî yönetimi ve kontrol sisteminin milletlerarası standartlara ve Avrupa Birliği müktesebatına uyumunu sağlamak üzere sürdürülen çalışmaların önemli bir boyutunu da, kamu kaynaklarının kullanılmasının gerekli şekilde denetlenmesi oluşturmaktadır.
Bu çerçevede Sayıştayın denetim kapsamının genişletilmesi, başka bir ifadeyle kamu kaynaklarını kullanan hiçbir kurum ve kuruluşun bu denetimin dışında bırakılmaması büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple, yapılan düzenleme ile Sayıştayın denetim yetkisinin kapsamı genişletilmektedir.
1982 Anayasasında Anayasa Mahkemesine verilen siyasî partilerin malî denetimi yetkisi, bu düzenlemeyle Sayıştaya bırakılmıştır. Sayıştayın malî denetimde uzman bir kurum olması ve yasama organı adına denetim görevi yapıyor olması, siyasî partilerin malî denetiminin bu kurum tarafından yapılmasını hem profesyonellik hem de demokratik meşruiyet açısından haklılaştırmaktadır.
Ayrıca, Sayıştayın, bu görevini gereği gibi yerine getirebilmesini sağlamak amacıyla, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlama yetkisinin bulunduğu da dikkate alınarak, yüksek mahkemeler arasına alınması uygun görülmüştür.

Madde 124- 1982 Anayasasının 158 inci maddesi hükmü aynen korunmuştur.
Maddenin ikinci fıkrasında düzenleme tekniği açısından yapılan değişiklik dışında bir değişiklik yapılmamış ve Uyuşmazlık Mahkemesi yüksek mahkemeler arasında sayılarak Mahkemenin adlî, idarî ve askerî yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümleme yetkisi muhafaza edilmiştir.

Madde 125- 1982 Anayasasında birkaç maddede düzenlenen bütçe ve kesin hesap konuları, Türk kamu malî yönetimi ve kontrol sisteminin milletlerarası standartlara kavuşması amacıyla yapılan düzenlemeler çerçevesinde, görüşme usulüne ilişkin ayrıntılar İçtüzüğe bırakılarak ve tek madde halinde sadeleştirilerek yeniden düzenlenmiştir.

Madde 126- 1982 Anayasasının 167 nci maddesinde piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesine ilişkin olarak yapılan düzenleme, ayrı bir maddede düzenlenen tüketicilerin korunmasına ilişkin hüküm de eklenerek, daha kapsayıcı bir başlık altında muhafaza edilmiştir.
Madde ile, rekabetin ve tüketicilerin korunması, piyasaların sağlıklı ve düzenli bir şekilde işlemesi ve gelişmesi amaçlanmaktadır.

Madde 127- Devletin ve kamu tüzel kişilerinin, kamu yararının gerektirdiği hallerde malikin rızasını aramadan özel mülkiyete son verebilmesi anlamına gelen kamulaştırma, istisnaî olarak başvurulması gereken bir müessese olarak anayasalarımızda yer almıştır.
1982 Anayasasının kamulaştırmayı düzenleyen 46 ncı maddesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konuda verdiği kararlar da dikkate alınmak suretiyle 2001 yılında değiştirilmiştir. 1982 Anayasasının Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler bölümünde 46 ncı maddede düzenlenen kamulaştırma müessesesi, 2001 yılında yapılan değişiklikler de korunarak, sistematik olarak daha uygun olacağı düşüncesiyle bu defa Malî ve Ekonomik Hükümler bölümünde düzenlenmiştir.
Kamulaştırma bedellerinin taksitle ödenebileceği durumlar arasında sayılan “turizm”e, bu sektörün doğrudan devletin üstlenmesi gereken bir alan olmaması nedeniyle, yeni düzenlemede yer verilmemiştir.
Ayrıca, kanunla düzenlenebilecek ayrıntılara yer verilmemiş ve 1982 Anayasasında Avrupa Birliğine uyum amacıyla yapılan değişiklikler de korunarak madde yeniden düzenlenmiştir.

Madde 128- 1982 Anayasasının Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler bölümünde, 47 nci maddede aynı başlıkla yer alan düzenleme, sadeleştirilmek suretiyle ve sistematik olarak daha uygun olacağı düşüncesiyle Malî ve Ekonomik Hükümler bölümünde yeniden düzenlenmiştir.
Özel teşebbüslerin devletleştirilmesinin ancak kamu hizmeti niteliği taşıyanlar için ve kamu yararının zorunlu kıldığı haller ile sınırlı olması yönündeki ilke korunmuştur. Devletleştirmenin de çok istisnaî olarak başvurulabilecek bir müessese olduğu açıktır.
Maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları 1982 Anayasasının 47 nci maddesine 1999 yılında yapılan değişikliklerle eklenen üçüncü ve dördüncü fıkralarla aynıdır.

Madde 129- Önceki anayasalarımızda, devletin malî imkânlarıyla sınırlı olan sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler bölümünde yer alan çevrenin, tabiî servetler ve kaynakların, kıyıların, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması gibi hükümler, ormanların korunmasına ilişkin düzenlemeyle birlikte “Çevrenin Korunması ve Millî Servetlere İlişkin Hükümler” başlığı altında özel bir kısım olarak yeniden düzenlenmiştir. Böylece, çağımızın büyük felâketi olarak görülen ve ülkemizi ciddî şekilde etkileyen küresel ısınmanın önlenmesi çabalarının hayatî önem kazandığı bir dönemde, çevrenin etkili bir şekilde korunması yönünde Anayasaya Devlete yönelik direktif niteliğinde bir hüküm konulmaktadır.
Bu maddeyle, çevre sorunlarıyla ilgili olarak bir yandan devletin daha duyarlı olması ve yükümlülüklerini yerine getirmesi, diğer yandan da vatandaşların bu konuda devlete yönelik taleplerinin hukukî zeminin pekiştirilmesi amaçlanmaktadır.

Madde 130- 1982 Anayasasının 168 inci maddesinde yer alan hüküm sadeleştirilerek muhafaza edilmiştir.
Böylece, tabiî servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesinde özel teşebbüsün imkânlarından da yararlanılması suretiyle Devletin imkânlarıyla çok daha uzun zaman alacak millî servetin işletilmesinin ve millî gelirin artırılmasının bir an önce sağlanması amaçlanmaktadır.

Madde 131- 1982 Anayasasının 169 ve 170 inci maddelerinde yer alan hükümler sadeleştirilerek ve ülkemizin ihtiyaçları dikkate alınarak yeniden düzenlenmiştir.
Tabiî kaynaklarımızın en önemlilerinden biri olduğu için ormanlar ayrı bir maddede düzenlenmektedir.
Ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için Devlet tarafından tedbirler alınması zorunludur. Bu çerçevede yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilmesi gerektiği, bu yerlerde tarım ve hayvancılık yapılamayacağı gibi bu yerlerin imara da açılamayacağı yönündeki ilkeler de korunmaktadır.
Ancak, 1982 Anayasasında da öngörüldüğü halde, uygulamada çözümlenemeyen orman vasfını tam olarak kaybetmiş ve orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen yerler ile şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerlerle ilgili meselenin de çözümlenmesi gerekmektedir. Bu sebeple yapılan yeni düzenleme ile, bu yerlerin değerlendirilmesi ve satılması konusunda kanun koyucu yetkili kılınarak, hem millî servetin değerlendirilmesi, hem de milletimizin bu meseleden kaynaklanan mağduriyetlerinin giderilmesi amaçlanmaktadır.

Madde 132- 1982 Anayasasının Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler Bölümünde, 43 üncü maddede yer alan bu hüküm, Devletin anılan bölümdeki görevlerini, öncelikleri gözeterek ve malî imkânlarıyla sınırlı olarak yerine getirebileceği dikkate alınarak, kıyı ve sahillerimizin etkili bir şekilde korunması ve buralardan azamî faydanın sağlanması amacıyla Malî ve Ekonomik Hükümler bölümünde düzenlenmiştir.
1982 Anayasasının 43 üncü maddesi aynen korunmuş; böylece kıyılar ve sahil şeritlerinin korunması ile buralardan kamunun yararlanması ve buralarda doğmuş bulunan mülkiyet haklarının telif edilmesi amaçlanmıştır.

Madde 133- 1982 Anayasasının Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler Bölümünde, 63 üncü maddede yer alan bu hüküm, Devletin sözü edilen bölümdeki görevlerini malî imkânlarıyla sınırlı olarak yapabileceği dikkate alınarak tarih, kültür ve tabiat varlıklarımızın etkili bir şekilde korunması amacıyla direktif bir hüküm olarak Malî ve Ekonomik Hükümler Bölümünde düzenlenmiştir. Devlet bu varlıkların korunmasını sağlamalı ve bu amaçla gerekli tedbirleri almalıdır. Bu amaçla, 1982 Anayasasının 63 üncü maddesinde yapılan düzenleme aynen muhafaza edilmiştir.

Madde 134- 1982 Anayasasında 4 üncü madde olarak düzenlenen “değiştirilemeyecek hükümler”, sistematik açıdan daha uygun olacağı düşüncesiyle bu maddeye taşınmıştır.
1982 Anayasasının özellikle 1987 değişikliğinden sonra iyice karmaşık hale gelen anayasa değişikliğine ilişkin 175 inci maddesi, sonuçları son derece önemli tartışmaların konusu olagelmiştir. Dahası bu tartışmalar Anayasa Mahkemesine taşınmış ve Mahkeme Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere Meclise gönderilen anayasa değişikliklerinin kabulü için gerekli nisabın ne olduğunu belirlemek zorunda kalmıştır. Bu sebeple, yapılan yeni düzenlemeyle, anayasa değişikliğine ilişkin usul ve esaslar olabildiğince açık ve anlaşılabilir bir dille yazılmıştır. 1982 Anayasasının düzenlemesinde Cumhurbaşkanının Anayasayı değiştirme sürecindeki rolü, temelde yasama organına ait olan bu yetkinin kullanılamaması sonucunu doğurabilecek bir nitelik taşımaktaydı ya da en azından bu yönde kullanılabilmekteydi. Bu durum, parlâmenter sistemin yetkileri sınırlı ve sorumsuz Cumhurbaşkanı modeliyle bağdaşmamaktadır. Bu nedenlerle, bu maddede Cumhurbaşkanının, Meclis tarafından üçte iki çoğunlukla kabul edilen Anayasa değişikliklerini yayınlaması zorunluluğu getirilmektedir. Yine aynı düşünceyle Meclis tarafından beşte üçten fazla ancak üçte ikiden az çoğunlukla kabul edilen Anayasa değişikliklerinin doğrudan Meclis kararıyla halkoylamasına götürülebilmesine imkân tanınmaktadır. Öte yandan Meclis gerekli gördüğü takdirde üçte iki çoğunlukla kabul edilen Anayasa değişikliğini de ihtiyarî olarak halkoylamasına sunabilecektir. Anayasa değişikliklerinde her iki durumda da halkoylamasına gitme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olması, parlâmenter sistemin gerektirdiği yetki sorumluluk paralelliğinin doğal bir sonucudur.

Madde 135- Ülkemizin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması için çıkarılan inkılâp kanunlarının korunması, aynı hedefe ulaşma kararlılığının sürdürülmesi bakımından önem taşımaktadır.
Bu sebeple, 1961 ve 1982 Anayasalarında yapılan düzenleme aynen korunmuştur.
Ancak, 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsinin 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu ile yürürlükten kaldırılmış olması sebebiyle, maddenin (ç) bendinde buna ilişkin açıklayıcı bir hükme ihtiyaç duyulmuştur.

Madde 136- Anayasa tarihimizde 1961 Anayasası ile başlayan “Başlangıç”, anayasal düzene yapılan müdahaleleri haklılaştırma ve anayasanın dayandığı temel ilke ve görüşleri açıklama işlevi görmüştür. Başlangıçların anayasa metninden sayılması, normalde tanımlanması güç ve norm değeri olmayan bazı soyut kavramların yorumlanarak kullanılması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle, Başlangıç kısmının insan hakları, demokrasi ve eşitlik gibi çağdaş siyasî değerleri vurgulayan kısa bir cümle olarak yazılmasına paralel olarak, bu kısmın anayasa metnine dahil edilmemesi uygun görülmüştür. Böylece, Başlangıç anayasallık denetiminde “ölçü norm” olmaktan çıkarılarak, anlamsız ve gereksiz tartışmaların önüne geçilmiştir.
İlgili maddenin konusunu gösteren ve bölümlemeyi kolaylaştırmak için kullanılan madde başlıkları da, Anayasa metnine dahil edilmemiştir.

Geçici Madde 1- 1982 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri ile mahallî idare seçimlerinin beş yılda bir yapılacağı düzenlenmekteydi. Bu hüküm çerçevesinde 28 Mart 2004 tarihinde yapılan mahallî idare seçimleri ile 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimleri sonuçlarına göre oluşan mahallî idareler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçim tarihlerini izleyen beşinci yılda yeni seçime gideceklerdir. Oysa bu Anayasa ile hem Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri hem de mahallî idare seçimleri dört yıla indirilmektedir. Dolayısıyla, 1982 Anayasası hükümlerine göre yapılan seçimler çerçevesinde oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile mahallî idarelerin seçimlerinin de dördüncü yıllarının sonunda yapılabilmesi için bu geçici madde düzenlenmiştir.

Geçici Madde 2- 1982 Anayasasının 76 ncı maddesinde milletvekili seçilebilmek için aranan en az ilkokul mezunu olma şartı, yapılan yeni düzenleme ile en az ilköğretim diploması sahibi olma şartı ile değiştirilmiştir. İlköğretim zorunluluğunun beş yıldan sekiz yıla çıkarıldığı 1997-1998 ders yılından önce ilkokul mezunu olanlar açısından uygulamada sorun doğmaması için getirilen bu geçici madde ile sözü edilen durumda olanların ilkokul diplomalarının milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmaları için yeterli olduğu açıklığa kavuşturulmaktadır.

Geçici Madde 3- 1982 Anayasasına göre Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yedi yıl için ve bir defalığına seçilebilirken, bu Anayasa ile Cumhurbaşkanının halk tarafından beş yıllığına ve en çok iki kez seçilebilmesi sistemi benimsenmiştir. Dolayısıyla, 1982 Anayasası hükümlerine göre 28 Ağustos 2007 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen Cumhurbaşkanının görev süresinin bu Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihi izleyen beşinci yılın sonunda sona ermesini sağlamak ve bu Cumhurbaşkanının da bir kez daha seçilebilmesine imkân tanımak amacıyla bu geçici madde düzenlenmiştir. Böylece, Devletin başı sıfatını taşıyan, Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanlığı gibi önemli bir konum hakkında görev süresinin ne zaman sona ereceği ve mevcut Cumhurbaşkanının bir kez daha seçilip seçilemeyeceği yönünde yapılacak yorumlar ve tartışmalar da önlenmiş olacaktır.

Geçici Madde 4- 1961 ve 1982 Anayasalarında düzenlenen tüzüklere bu Anayasada yer verilmemiştir. Tüzüklerle yönetmeliklerin arasında içerik açısından önemli bir fark kalmaması sebebiyle uygulamada çok az başvurulan tüzük çıkarma ihtiyacının Bakanlar Kurulunca çıkarılacak yönetmeliklerle karşılanacağı açıktır.
Bu geçici madde ile yapılan düzenlemeyle, yürürlükteki tüzüklerin, dayandıkları kanunda aksine düzenleme yapılıncaya kadar yürürlükte kalmaya devam edecekleri açıklığa kavuşturulmakta; kanunî dayanağı kalmayan tüzüklerin yürürlükten kaldırılabilmesi için ise Anayasada tüzük müessesesi yer almasa da tüzük çıkarılabilmesi öngörülmektedir.

Geçici Madde 5- Yükseköğretim Kurulunun oluşumu ile üyelerinin sayısı ve seçim usulleri yeniden düzenlendiğinden, Yükseköğretim Kurulunun yeni düzenlemeye intibakını sağlamak, kazanılmış hakları saklı tutmak ve Bakanlar Kurulunca seçilen üyeler ile diğer üyeliklerde boşalma meydana gelmesi halinde seçilecek üyeleri belirlemek amacıyla bu geçici madde düzenlenmiştir.

Geçici Madde 6- Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumu ile üyelerinin sayısı ve seçim usulleri yeniden düzenlendiğinden, Kurulun yeni düzenlemeye intibakını sağlamak, kazanılmış hakları saklı tutmak ve üye sayısının tamamlanması ve boşalan üyeliklere yapılacak seçimleri düzenlemek amacıyla bu geçici madde getirilmiştir.

Geçici Madde 7- Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ile üyelerinin nitelikleri, seçilme usulleri ve görev süreleri yeniden düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesinin yeni düzenlemeye intibakını sağlamak, kazanılmış hakları saklı tutmak, üye sayısının tamamlanması ve boşalan üyeliklere yapılacak seçimler için esasları belirlemek ve yedek üyelerin bu sıfatlarını koruyarak toplantılara katılma usul ve esaslarını düzenlemek amacıyla bu geçici madde getirilmiştir.

Geçici Madde 8- Yargıtay üyelerinin görev süreleri yeniden belirlendiğinden, yeni düzenlemeye intibakı sağlamak ve kazanılmış hakları saklı tutmak amacıyla bu geçici madde düzenlenmiştir.

Geçici Madde 9- Danıştay üyelerinin görev süreleri yeniden belirlendiğinden, yeni düzenlemeye intibakı sağlamak ve kazanılmış hakları saklı tutmak amacıyla bu geçici madde düzenlenmiştir

Madde 137- Madde ile bu Anayasanın yürürlüğe gireceği tarih belirlenmekte ve 1982 Anayasasının yürürlükten kalkacağı açıklığa kavuşturulmaktadır.


3 yorum:

turgut dedi ki...

bence yeni anayasa gerekli çünkü eski anayasalar çağa uygun değil

islam dedi ki...

bence yeni anayasa eğitime dayalı olmalı

aubout vita dedi ki...

Am xavi Gerad jude, Aiicco inssurance plc bir temsilcisi.
Size bir kredi ihtiyaci varsa bugün e-posta yoluyla bugün bize ulasin, istediginiz kredi ile size yardimci olabilir:
(xavigeradloanfirm@yahoo.com)
Yilbasi kredileri% 3 faiz orani sadece avelable vardir. Ciddi basvuran, ancak daha fazla bilgi için irtibata geçiniz. Biz renging krediler
sunuyoruz
3000 sadece US $ Euro ve pound 50,000.000 için.
Biz dahil kredi her türlü teklif
Bireysel krediler:
Isletme Kredileri:
Ögrenci Kredileri:
Insaati krediler:
Ev kredileri:
Is expandsion krediler:
Borç konsolidasyonu kredi:
Biz hizli ve dinamik test edilmis ve güvenilir bulunmaktadir.
Daha fazla bilgi için (xavigeradloanfirm@yahoo.com): E-posta Iletisim.

Sr Gerad jude görüyoruz.

Yeni anayasa yapılmalı mı?

AKP'nin tavrı kürt sorununun çözümüne olumlu katkı yapıyor mu?

DTP'nin tavrı kürt sorununun çözümüne olumlu katkı yapıyor mu?